Tanıtım

Sevgili Matematikseverler,

MD, soyut matematiği duru bir dille gençlere aktarmayı hedefleyen bir dergidir. Daha çok lise ve üniversite gençlerine yöneliktir. Ama matematiğin evrenselliği sayesinde herkesin yararlandığı bir dergi ortaya çıkıyor.

Sahibi Türk Matematik Derneği’dir (TMD) ve profesyonel matematikçiler tarafından hazırlanır. Ama ruhumuz amatördür. Heyecanımızın ve matematik sevgimizin dergiye yansıdığına ve oradan da okurlara bulaştığına inanıyoruz.

Amacımız, günümüzün matematiğini, yani profesyonel matematikçilerin matematiğini gençlere aktarmaktır. Çoğunluğun anlayabileceği dile aktarılabilen matematikten sözediyoruz elbet. Bu da, genel kanının tersine, az buz bir matematik değildir.

Müfredatı, LGS’yi, ÖSS’yi ve bilumum sınavları yoksaymakla övünürüz. Alışageldiğimiz eğitim sisteminin tersine, yanıt vermeyi değil anlamayı ve soru sormayı ön plana çıkaran bir anlayıştayız. Örneğin derginin her sayısında yanıtı hiç kimse tarafından bilinmeyen (bazen de sadece bizim bilmediğimiz) birçok soru vardır. Yani araştırmaya yönelik bir dergiyiz.

Tahmin edileceği gibi, dergide zerre kadar yalan yoktur. Varsa yoksa matematiksel gerçek… Pembe yalanlara bile yer vermeyiz… Dergide matematik sulandırılmaz, nasılsa ve neyse öyle sunulur. “Gençler anlamaz”, “ülkenin eğitim seviyesi düşük” gibi bahanelerin arkasına kesinlikle sığınılmaz. Bir başka deyişle, gene alışageldiğimiz eğitim sisteminin tersine, gençlere saygı duyan, onları küçümsemeyen, horlamayan bir dergiyiz.

Ellerine geçen bir MD sayesinde bugün matematik eğitimi gören birçok genç vardır.

Her sayısının yayımlanır yayımlanmaz 10 bin satması, daha sonra derginin satışının 15 bine kadar çıkması, derginin hedefine biraz olsun ulaşmış olduğunun kanıtıdır. Dergi evrensel bir uğraş alanını konu aldığından, zaman aşımına uğramamakta ve yayımlandıktan çok sonra da satmaya devam etmektedir. ABD’de MD’ye eşdeger bir derginin 13 bin sattığı göz önüne alınırsa bu satışın önemi daha iyi anlaşılır. Ülkemizde magazin dergileri bile bu satışın yarısına ulaşmakta zorluk çekerler.

Dergi kâr amaçlı değildir kesinlikle (TMD kamu yararına bir kuruluştur.)

Dergiyi hazırlayanlar dergiden beş kuruş para kazanmazlar ve kazanmak da istemezler. Matematiği paylaşmanın verdiği zevk onların tek ödülüdür.

MD, Türkiye’de çıkan tek soyut matematik dergisidir, bir ikincisi yoktur. Her matematikseverin, hatta her okuryazarın abone olması ve çevresini abone ettirmesi gereken bir dergidir.

Derginin içeriğini biraz daha ayrıntılı açıklayayım.

Her sayının bir kapak konusu vardır, toplam 30-40 sayfa kadar. Bu bölümde belli bir konuya yoğunlaşır ve konuyu derinlemesine sunarız. Kitap niyetiyle çıkmadığımızdan, dergi olmanın avantajlarından yararlanarak konuya tarihsel bakış açısıyla yaklaşma lüksüne sahibiz, ya da daha fazla örnek verebiliriz, konuyu kitaplarda pek bulunmayan yönüyle sunabiliriz, konunun pek dikkat çekmemiş bir yönünü ortaya koyabiliriz, verdiğimiz teoremlerin sınırlarını belirleyebiliriz vs.

Matematik tarihi de hemen hemen her sayıda önemli bir yer tutar. Bu bölüm, matematiğe genel kültür olarak bakmak isteyenler için birebirdir ve herkesin okuyabileceği yazılar içerir.

Geometrisiz olmaz, illa ki olacak. Geometriye bayağı bir yer ayırıyoruz. Elbette Öklid usülü düzlem geometrisi favorimiz. Ama bunun dışında ilginç geometrik konulara da değiniriz. Örnegin bir küre üstündeki iki nokta arasındaki en kısa yolu biliyor musunuz? Ya düzlemde? Düzlemde iki nokta arasındaki en kısa yolun doğru parçası olduğunu nerden biliyorsunuz? Bir açının ölçümü nedir, nasıl tanımlanır ve nasıl hesaplanır? Öklid geometrisi dışında geometriler var mı (var tabii!) ve nedir bu geometriler?

Sayılar kuramı, topoloji, analiz, cebir, bilgisayar bölümü gibi konulara da her sayıda el atıyoruz.

Ulusal ve uluslararası matematik yarışmalarının (örneğin matematik olimpiyatlarının) sorularını ve yanıtlarını dergide bulabilirsiniz. Bunun dışında Refail Alizade’nin hazırladığı problemler köşesinin keyfine doyum olmaz.

Matematiksel oyunlar, sihirbazlik, zekâ köşesi, çocuklara ve daha gençlere yönelik eğlenceli sorular, eğitim koşesi, satranç koşesi… Haberler, yayın koşesi, basında matematik, duyurular… Bütün bunlara da yer var. Çünkü dergi 112 sayfa ve ebatı büyük.

MD, 30 yıldır çıkan bir dergidir. İlk olarak ODTÜ tarafından hazırlanmış, daha sonra Akdeniz Üniversitesi’ne ve oradan da İzmir Yüksek Teknoloji Enstitüsü’ne geçmiştir. 2003-2013 yılları arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin katkılarıyla yayımlanmış daha sonra 2014 yılında Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'ne geçmiş ve son olarak 2018 yılında Sabancı Üniversitesi'nin katkılarıyla hazırlanmaktadır.

2020 yılından itibaren E-Dergi olarak çıkarılması düşünülmektedir.

Ali Nesin


Yayımlanan dergilerimizin başyazıları;

2003-I, 2003-II, 2003-III, 2003-IV


2004-I, 2004-II, 2004-III, 2004-IV


2003-I
Matematik Dünyası yepyeni bir biçim, biçem ve kadroyla karşınızda. Dergiye yıllarca büyük emeği geçen sevgili Ünal Ufuktepe’den görevi devraldık.
Dergi bundan böyle üç ayda bir çıkacak, yani artık mevsimlik olacağız. Buna karşılık sayfa sayımızı bir hayli artırdık.
Her sayımızın “kapak konusu” olacak. Bu sayının kapak konusu fonksiyonlar.
Bir sonraki sayımızda eşyapı fonksiyonlarını (otomorfizmaları) konu edeceğiz.
Yazılarımızın birbirinden olabildiğince bağımsız olmasına özen gösterdik. Yani bir yazı okunmadan ya da anlaşılmadan bir başka yazının anlaşılır olmasını istedik.
İsteyenin bir yüzü kara...
Her yayın organında okurlarda alışkanlık yaratan fal, bulmaca, hava durumu, doktorunuz diyor ki gibi bazı sabit köşeler vardır. Dergimizde de bundan böyle birçok sabit köşe bulacaksınız.
Tayfun Akgül’ün karikatür ve desenleri sayesinde, matematikten çok zorlanınca biraz olsun soluklanabileceğiz.
Matematik Dünyası’nın yayın felsefesinde dirhem değişiklik olmayacak. Eski hamam eski tas yani... Ne mutlu bize! Her ne kadar öncelikle gençlere yönelik bir yayınsak da, herhangi bir müfredata, örneğin lise müfredatına bağımlı değiliz ve kesinlikle üniversite giriş sınavlarına hazırlık dergisi değiliz. Bu dergi gerçek ve bağımsız bir matematik dergisidir (dolayısıyla üniversite giriş sınavı gibi dünyevi meselelerle ilgilenmez!) Gençler kadar, öğretmen ve araştırmacı matematikçilerin de zevkle okumasını istediğimiz bir dergidir. Bu dergide okuyacağınız yazıların konuları araştırmacı matematikçilerin içli dışlı oldukları konulardır.
Yazılarımızın orasına burasına sorular serpiştirdik. Bu soruları yanıtlayanlara kitaplar armağan edeceğiz.
Dergimizin daha canlı, daha heyecanlı, daha albenili olması için, daha daha aşk, şevk ve enerjiyle dolmamız için, daha daha daha çok kişinin bu dergiden yararlanması için, matematik ve güzellik için abone sayımızı ve satışımızı artırmalıyız. Dergimizi okuyun, okutun, okutturun ve abone bulun. Edilgen değil etkin bir okur olmanızı diliyoruz. Unutmayın ki Matematik Dünyası kâr amacı gütmeyen, çalışanlarının gönüllü olduğu, profesyonel matematikçilerin amatör bir ruhla emek verdikleri bir dergidir. Bizim ödülümüz, güzellikleri bizimle paylaşan okur sayısıdır.
En başta Ünal Ufuktepe olmak üzere, Refail Alizade, Oktay Pashaev, Engin Büyükaşık, İsmail Aslan, Murat Atmaca ve Ali Ihsan Neslitürk’ten oluşan geçmiş Yayın Kurulu’na ve yazım, dizgi ve aboneliğe emeği geçmiş olan Eylem Erdoğan, Ahmet Yantır, Tina Beşeri, Günnur Ufuktepe ve Hakan Kutucu’ya tüm matematiksevenler adına teşekkür ederiz.
Kısa süre içinde üç önemli matematikçiyi kaybettik. Sırasıyla Doğan Çoker, Murat Sertel ve Gündüz İkeda, bildikleriyle, deneyimleriyle, daha yapabilecekleriyle aramızdan ayrılıp bizi yasa boğdular. Tek tesellimiz kuşaktan kuşağa hepimizde yaşayacak olmaları.
Matematik dolu günler ve daha da önemlisi barış dileyerek merhaba.

2003-II
Dergi çıkarmak çok heyecanlıymış, üstelik dur durak bilmeyen, durmadan tekrarlanan bir heyecan. Herkese öneririm!
***
Kapak konumuz özyapı dönüşümleri. Modern matematiğin en derin kavramlarından biri... O kadar derin ki tanımını bile tam veremedik!
Görüleceği üzere matematik, sayıları teker teker toplamayla değil, toplama işleminin kendisiyle, teker teker sayılarla değil, sayıların tümüyle ilgilenir. Muhasebeyle matematik arasında bir ayrım olmalı! İşte o ayrım özyapı dönüşümleri kavramında somutlaşır.
Bir sonraki sayımızın kapak konusu Çizgeler Kuramı olacak.
***
Övgüleriniz üstümüze büyük bir sorumluluk yüklüyor. Her sayı bir öncekinden daha iyi, daha güzel, daha albenili, daha derin olmalı...
Eleştirilerinizi de dikkate alıyoruz. Eleştirilerinizi bizden esirgemeyin, bizi sürekli dürtükleyin. Kendimize çeki düzen vermemiz, durmadan kendimizi yenilememiz, tembelliğe, kolaylığa, ucuzluğa yenilmememiz için eleştirilerinize ihtiyacımız var.
Dikkat edilirse, matematiği sevimli kılmak için bin dereden su getirmiyoruz, matematiği yapay bir biçimde eğlendirici kılmaya çalışmıyoruz, çünkü matematiğin kendisinin sevimli ve eğlendirici olduğunu biliyoruz. Matematik dışı zıpırlıklarımızı heyecanımıza verin.
Dergimizin abone sayısı 2000’i aşmış durumda. Şimdilik... Toplam satışımız 5000’i aştı, ama yetmiş milyonluk bir ülke için gene de çok düşük bir rakam. Dergimiz, on bin değil, yüz bin de değil, en az 1 milyon satmalı! Daha azına razı olamayız, olmamalıyız. Sadece okullara değil, memleketin en ücra kıraathanelerine kadar girmeliyiz!
***
Bizler burada rahat koltuklarımıza gömülmüş soyut matematiğin güzelliğiyle mest olmuşken, komşu ülkede insanlar bir trajedi yaşadılar ve halen de yaşıyorlar. Herhalde en yürek parçalayıcı, en dayanılmaz, bizi insanlığımızdan en utandıran görüntü, kolları kopmuş o güzel çocuğun bakışlarındaki acz idi.
Yeryüzünden savaşı ancak matematik gibi, felsefe gibi, sanat gibi doğrudan hiçbir işe yaramayan, ama doğrudan hiçbir işe yaramadıkları için de her işe yarayan uğraş dalları silebilir. Biz, bu dergiyi çıkararak yeryüzünde savaşı azaltacağımıza inanıyoruz. Bu dergi sayesinde insanların daha mutlu, daha barışsever, daha sağlıklı, daha güzel olacaklarına inanıyoruz. Bu derginin bir sayfasını açıp iki satır okuyup üç dakika düşünenin böyle bir vahşete ortak olamayacağına inanıyoruz.
Sadece bu, dergimizi milyonların okuması için yeterli neden değil midir?

2003-III
Bu sefer kapak konumuz çizgeler, frenkçesiyle graşar. Doğanın, evrenin, eşyanın, maddenin, varolan her şeyin temel taşı, iskeleti, özü, dolayısıyla matematiğin en başat yapısı ve olabilecek en basit matematiksel yapı.
Çizgelerin topolojiden kimyaya, kimyadan bilgisayar bilimine girmediği bilimsel uğraş dalı kalmamıştır. Matematik Dünyası’na da girmesi gerekiyordu ve girdi.
Kapak konusunu Koç Üniversitesi Matematik Bölümü’den Selda Küçükçifçi’yle birlikte hazırladık. Değerli katkılarından dolayı hepimizin adına kendisine teşekkür ederim.
***
Bir sonraki sayımızın kapak konusu sayılar olacak. Sayılar kuramı değil, o ilginç
ve derin konuyu daha sonra işleyeceğiz; gelecek sayımızda önce sayıları ve dört işlemi matematiksel olarak tanımlayacağız, ki az buz iş değildir bu, o kadar zordur ki ilkokulda değil, ancak üniversitede öğretilmesi gerekir, ardından sayıların özelliklerini irdeleyeceğiz, örneğin 2 + 2 = 2 × 2 = 4 gibi çarşıda pazarda uygulanan eşitlikleri kanıtlayacağız.
İki kere ikinin dört ettiğini beyin yıkama yöntemiyle öğrenenler, bu kez ikna olacaklar.
***
Okullar açıldı. Herkese verimli bir eğitim yılı dilerim.
68’li sayılmasam da, o kuşağa yakınım. O günlerde tüm gençlik nerdeyse tek ağızdan düzeni eleştirirdi. Eğitim sisteminden ekonomik düzene kadar topa tutmadığımız konu yoktu. Analarımızı babalarımızı öğretmenlerimizi müdürlerimizi yöneticilerimizi beğenmezdik. Biz daha iyisini yapacaktık...
Aradan yıllar geçti. Büyüdük. Sorumluluk aldık. İş güç sahibi olduk. Saçımız sakalımız ağardı, yüzümüz gözümüz kırıştı, olgunlaştık, dinginleştik. Ana baba olduk, öğretmen müdür olduk, yönetici olduk. Olduk da ne oldu? Hiç! Biz de aynen o eleştirdiğimiz büyüklerimize benzedik. Daha iyisini yapamadık.
Neden böyle oldu diye düşünüyorum. Böyle olmasının birçok nedeni olabilir, bu nedenlerden birçoğu da bizden bağımsız olabilir, ancak bir neden var ki...
Sanıyorum, büyüklerimizi görevlerini yapmıyor diye eleştirirken, aslında biz gençler de kendi görevlerimizi yapmıyorduk. Büyüklerin görevi olur da gençlerin görevi olmaz mı? Az da olsa kütüphane vardı, yanına uğramadığımız. Yetersiz de olsa kitaplarımız, dergilerimiz vardı, okumadığımız, ya da kutsal kitap gibi okuduğumuz. Kulağımız vardı dinlemiyorduk, beynimiz vardı düşünmüyorduk, ağzımız vardı sadece kavga etmeye ve eleştirmeye yarayan.
Eleştirmeye hak kazanmak lazım. Gençliğin gereğini yapmayan biz gençler, öğretmenliğin gereğini yapmayan öğretmeni, yöneticiliğin gereğini yapmayan yöneticiyi eleştiriyorduk. Hakkımız yoktu. Eleştirmeye hak kazanmamıştık.
İşte bu yüzden biz de eleştirdiğimiz büyüklerimiz gibi olduk. Meğer ne ekersen onu biçermişsin... Kimin aklına gelirdi!

Okullar açıldı ya, aklıma geldi...

2003-IV
Kapak konumuz 2 × 2 = 4. Okudukça şaşıracak, şaşırdıkça okuyacaksınız.
2 × 2 = 4 deyip geçmeyin... Bu kadar yalın bir gerçeğe ancak yüz yıl önce filan ulaşabildi insanoğlu!
Hepimizin bildiği bir sonucu işleyerek matematiğin temelinin ve matematik felsefesinin epey derinlerine daldık. “Gerçek nedir?” sorusunu deştik önce. Hatta nerdeyse “‘Gerçek nedir?’ sorusu nedir?” sorusuna dokunduk. Ama felsefede daha ileri gitmedik, gitmek isterdik ama gidemedik, bizden bu kadar! Bu işi daha ehlilere bırakıp matematiğe daldık. 2’yi, 4’ü ve çarpmayı tanımlayıp 2 × 2 = 4 eşitliğini kanıtladık. Daha doğrusu, 2’yi, 4’ü ve çarpmayı, 2 × 2 = 4 eşitliği doğru olacak biçimde tanımladık! İşte matematiksel tanım böyle yapılır: Kavramlar, hissedilen gerçeği kanıtlamaya olanak verecek biçimde tanımlanırlar. Ardından, doğal sayıları, toplamayı, çarpmayı ve sıralamayı tanımladık. Bu kavramları, ne idüğü belirsiz bizim dışımızdaki gerçeği algılayıp taklit etmeye çalışarak değil, istediğimiz özelliklerinin kanıtlanmasına izin verecek biçimde sadece ve sadece zihinsel olarak tanımladık.
Matematiğin, daha doğrusu modern matematiğin düşünme biçimini oldukça iyi ortaya koyduk umarım.
***
Birkaç yıl önce, dönemin sonlarına doğru bir derste tahtaya “Teorem: 2 × 2 = 4” yazıp kanıtlamıştım. Kanıt bittiğinde ders de bitmişti. Ama biraz geç kalmıştım, sosyoloji bölümü öğrencileri bir sonraki ders için kapıya yığılmışlardı. Sınıftan çıkmak için kapıya doğru adımımı atar atmaz öğrencilerim tahtaya hücum edip alel acele tahtayı silmeye başlamışlardı. Buna bir anlam verememiştim, bugüne dek hiç böyle bir şey yapmamışlardı. “Hayrola?” diye sordum. “Hocam, dedi içlerinden biri, sosyoloji öğrencileri görmesinler, ayıplarlar...” Çok güldüm... Elbette, sosyoloji öğrencileri ne bilsinler 2 × 2 = 4’ün derinliğini ve zorluğunu... Oysa öğrenseler, gerçek üzerine daha fazla düşünürler. Düşünecek başka ne var ki?
***
Bir yılımızı doldurduk. Göz açıp kapayıncaya kadar geçti.
Kolay olmadı ama her anından büyük bir zevk aldım. Üç ayda bir binlerce gence seslenme olanağını bulamaz herkes. Ne şanslıyım!
***
Ocak 2004 itibarıyla abone sayımız 4200’ü, satışımız 8000’i aşmıştır. Bu, dünya çapında bir başarıdır. Ama bize yetmez! Bir milyon okur hedefimizden şaşmadık! O hedefe ulaştığımızda, biz AB’ye değil, AB bize girmek için kapımızı aşındıracaktır.
Geleceğe umutla bakmamızı sağlayan bu yoğun ilgiden dolayı Yayın Kurulu ve TMD adına tüm okurlara teşekkür ederim. Ayrıca, dergiye emeği geçenlere de okurlarımız adına teşekkür eder, verdikleri emeğin kuşaktan kuşağa ve her seferinde ikiye katlanarak aktarılacağını bilmelerini isterim. Dergiye hiç de küçümsenmeyecek katkısı olan İstanbul Bilgi Üniversitesi’ne ayrıca teşekkürler.

2004-I
Ben bu satırları yazarken, şu anda, 500 dolayında lise öğrencisi genç Cahit Arf Matematik Günleri’nde ter döküyor. Üç saatlik süreleri olmasına karşın birçoğu bir saat sonra salonu terketti. Galiba daha önce terkedeceklerdi de izin verilmedi.
Neden çıktıklarını sordum.
− Yapamadık... dediler.
Sanki onlara yapın diyen oldu! Biz yapın demedik ki, sadece yapmaya çalışın dedik!
İnsanın hayatta kaç kez üç saat boyunca düşünme fırsatı olur ki? Böyle bir fırsat kaçar mı? Ceza yok, sınıfta kalma yok, azarlayan yok, bağıran çağıran yok. Aç susuz değiller, üşümüyorlar, karınları tok sırtları pek... Bedavadan üç saat düşmüş gökten düşünmek için...
George Bernard Shaw galiba, “insanlar, demiş, ayda ya bir ya iki kez düşünürler. Bense haftada iki kez düşünerek ekmek paramı çıkarıyorum...”
Erken çıkan öğrencilerin asıl başarısızlığı sorulan soruları yapamamak değildir. Onların asıl ve en vahim başarısızlığı başarısızlık karşısında yılmaları, yapamadıkları bir soruyla üç saat boğuşmamaları, hemen pes etmeleri, düşünmekten zevk almamalarıdır.
Düşünmek, üstelik yanıtı bulamadan düşünmek, evet zordur, evet acı verir; ama bundan, acı biberin tadına benzer bir zevk de alınabilir.
Doğada “en az enerji harcama” yasası geçerlidir. Örneğin ışık, bir noktadan bir başka noktaya gitmek için en az enerji harcayacağı yolu seçer. İnsan da doğanın bir parçası değil mi? Düşünmeden yaşamayı seçiyor. Düşünmek zordur, enerji gerektirir.
Çocukların suçu ne? Bilmiyorlar ki düşünmenin keyfini, öğrenmemişler ki, öğretilmemişler ki. Hatta tam tersi öğretilmiş. Üniversite sınavlarına girecek öğrencilere analar babalar ve öğretmenler ne tavsiyede bulunurlar?
− Eğer bir soruyu yapamıyorsan, sakın ha o soruyla fazla zaman geçirme. Yapamadığın soruları geç. Aman düşünerek zaman kaybedeyim deme! Aman ha, sakın ola ki düşünme!
Düşünmenin başarısızlığa, hatta felakete neden olduğu bir sistem yarattık.
Her başarısızlığa uğradığında pes eden bir bilim adamı ya da matematikçi düşünebiliyor musunuz? Yaratıcı her insanın hayatı başarıdan çok başarısızlıklarla dolu değil midir? Hep başaran, durmadan başaran biri herhangi bir şey başarmış olabilir mi? Başarı o kadar kolay mı?
İnsanoğlunun en güzel, en yüce, en soylu, en öğünülesi eserlerini başarısızlıktan korkmayanlar yaratmışlardır.
Bu dergi başarısızlıktan korkmayanların, hatta tam tersine en küçük bir başarının bin başarısızlıktan geçtiğini bilip başarısızlıklarının üstüne üstüne gidenlerin dergisidir. Sayımız gün geçtikçe artıyor. Çoğaldıkça çoğalıyoruz.

2004-II
Bir üniversite giriş sınavı daha geldi geçti... Geçmiş olsun!
Herhangi bir üniversiteye giriş sistemi, hatta rüşvetin ve kaba kuvvetin hüküm sürdüğü bir sistem bile varolan sistemden daha iyidir! En azından konuya eğitim açısından bakınca... Çünkü rüşvetin ve kaba kuvvetin hüküm sürdüğü bir sistemde, hiç olmazsa parası ve gücü olan iyi eğitim alır, oysa varolan sistemde kimse iyi eğitim alamıyor!
Benim ideal sistemimde üniversiteler özerktir. Fakülteler de üniversite içinde, bölümler de fakülte içinde özerktirler. Dolayısıyla ideal sistemimde her bölüm, birtakım evrensel akademik ve etik kıstaslara uymak koşuluyla, istediği ölçütlerle öğrenci alabilir. İsteyen bölüm üniversite sınavlarını ölçüt olarak kabul eder, kimi özel sınav yapar, kimi de yetenek sınavı... Bir başkası dosya üzerinden kabul eder, beriki hepsini ister...
Zaten bir ülkenin en okumuşlarının çalıştığı bir kurum da özerk olamazsa, o ülkenin hangi kurumu özerk olabilir? Bir ülkenin profesörleri de bağlı oldukları üniversiteyi yönetemezlerse, o ülkede kim hangi kurumu yönetebilir?
***
Yıllardır üniversite giriş sınavlarında birinci çıkan öğrencilerin hangi mesleği seçtiklerine bakarım. Hemen hemen hepsi mühendisliği seçer... Neden? Neden matematiği seçmezler? Örneğin!
Oysa matematikçiler o kadar mutlu ve özgür insanlardır ki... Dünyanın hiçbir zenginliği matematikçinin zenginliğine eşdeğer olamaz. Evreni ve mantığını anlamaya çalışıyoruz, bunun ötesi var mı, olabilir mi? Üstelik bunu bin değişik anlama çekilebilecek (dolayısıyla ne idüğü belirsiz) sözcüklerle değil, tek bir anlamı olabilecek simgelerle yapıyoruz. Mutlak bir kesinlikle, ne dediğimizi bilerek ve dediğimizden en küçük bir kuşku duymadan...
Bu ülkenin en akıllı, en çalışkan, en başarılı çocukları mühendis olurlar, ama gene de kar serpiştirmeye görsün elektrikler kesilir, yağmur çiselese sular kesilir, hafif bir depremle binalar yerle bir olur, saatte 100 km hızı aşan trenler raydan çıkar...
Bir yerde bir yanlışlık olmalı!
Matematik, daha çok matematik, daha daha matematik! Ey üniversite giriş sınavı birincileri gençler! Kulak verin!
*** 2003-IV sayımız az buz değil, 10 bin sattı.
Demek emek verince, aşk ve şevkle çalışınca Türkiye’de güzel şeyler de tutuluyor. Demek denildiği gibi illa düzeyi düşürmek gerekmiyormuş.
Hissediyordum okura güvenmek gerektiğini, yanılmamışım. Daha nice onbinlere (yüz tanesi bize yeter!)

2004-III
Bu satırları İsrail’den yazıyorum. Kudüs’te, İbrani Üniversitesi’nde ve güzelliklerden şaşkına dönmüş bir durumdayım. Binbir çeşit ağaç, bitki, sarmaşık, çiçek ve yemyeşil bir çim. İnek olup otlayamadığıma hayışandım, öylesine iştah açıcı. Orda burda ünlü heykeltraşlardan heykeller, koridorlarda özgün tablolar, duvarlarda kabartmalar, oyunbaz ferforjeler, sanki saklanmaya çalışan sevimli kahveler... Binalar taştan ve insancıl, en çok üç katlı. Hiçbir şey gösterişli değil, ama her şey o kadar itinayla, zevkle, incelikle, düşünülerek ve belli ki sevgiyle yapılmış ki...
Nedir bu kavga gürültü anlamış değilim. Gökyüzü ve toprak alabildiğine, su da bol. Daha başka ne ister ki insanoğlu?
***
Yirmi yıllık bir dostum burada, ta öğrencilik yıllarımızdan tanışırız. Eşi benzeri az bulunan, “dahi” diye nitelediğim matematikçilerdendir. Üstelik dünya güzeli bir insandır.
Bu dostum genç bir matematikçi adayına şunları söylemiş:
− Birçok kişi neyi bilmediğini bilmez. Sen neyi bilmediğini biliyorsun, bu büyük bir avantajdır. Bana ne biliyorsun diye sorsalar, ne bilmediğimi biliyorum, derim... Önemli olan insanın kendine dürüst olmasıdır.
Matematikçi adayı genç bana bunları aktardığında çok şaşırdım, çünkü bir iki gün önce ben de aynen böyle düşünüyordum, hem de aynı terimlerle: Bana ne biliyorsun diye sorsalar, neyi bilmediğimi biliyorum derim diye düşünüyordum, en azından matematikte...
Gerçekten de, tamamıyla zihinsel bir uğraş olduğundan, aksiyomlarından tanımlarına, kanıtlama yöntemlerinden teoremlerine dek her şeyini biz yarattığımızdan, matematikte bir şey ya bilinir ya bilinmez. Bunun orta yolu, “biraz anladım”ı, “eh işte, şöyle böyle”si filan yoktur. Bu kendinden emin olabilme sadece matematiğe özgüdür.
Bu yüzden matematik büyük ölçüde tek kişilik bir uğraştır. Uzun yalnızlık ve yoğun çalışmadan öte, insanın kendisiyle acımasızca dürüst olmasını gerektirir. Hiç de kolay değildir bu.
Bunun sonucu olarak da matematikçi başkalarıyla değil kendisiyle yarışır. Matematik, bu yönüyle, insanın kendi kendisiyle didişmesidir.
Ve gene bunun sonucu olarak matematikçi, yaratıcı her insan gibi, yalan söylemez. Ne kendine ne de başkasına... Bu yüzden de ana babadan, konu komşudan, apolet ve düdükten, öğretmen ve müdürden korkulan, yani yalanın bir kendini koruma mekanizması olarak içselleştirildiği toplumlardan matematikçi çıkmaz.
Neyse ki biz böyle bir toplum değiliz! Ödüm patladı bir an.

2004-IV
Derginin kapak konularını siz nasıl buluyorsunuz bilmiyorum ama biz hazırlarken müthiş keyif alıyoruz. (Kapak konularını anlamakta zorluk çekenler dergiyi yastıklarının altına koysunlar. Ozmos diye bir şey vardır! Ben denedim ve çok yararını gördüm.) Bu kapak konuları bence o kadar güzel ve özgün oluyorlar ki bir dergide sıkışıp kalmaları yazık olur, mutlaka konu konu birleşip kitaplaşmaları gerekir. Böylece eksikliği duyulan Türkçe matematik kitabı sıkıntısı bir parça olsun giderilmiş olur ve emeğimiz daha sonraki kuşaklara aktarılır.
Sadece kapak konuları mı? Geometri, matematik tarihi, bilgisayar bilimi yazıları, hatta yarışma soruları ve bilmeceler... Bu dergide çıkan hemen her yazı bir kitapta yerini bulabilir.
Elbette akademik bir ders kitabı niteliğinde olmaz bu kitaplar, ama bu da onlara bambaşka bir değer ve tad katar.
Matematiksel bulgular binlerce yıl sonra bile zaman aşımına uğramadığından, bu dergi, pek çok derginin aksine, zamanla değerini yitirmez. Dolayısıyla dergilerinizi özenle saklayıp ciltletin; bizim modamız hiç geçmez!
***
Bu sayının kapak konusu bir imece ürünü: Selda Küçükçifçi önderliğinde Selin Enüst Çalışkan, Sibel Özkan, Emine Şule Yazıcı ve Oya Farfara tarafından hazırlandı. Bu beş genç matematikçimize teşekkür borçluyuz.
Konumuz “kombinatorik”in geometrik yanı. Anlaşılması çok kolay ama çözümü bir o kadar zor problemlerle uğraşan, oldukça yeni ve uygulaması bol olan bir dal. Onlarca yanıtlanmamış problem bulacaksınız bu sayıda. Şeytanınız bol olsun!
***
Yanıtlanmamış soru deyince söylemeden geçemeyeceğim... Birçok amatör matematikçi yeni bir şey bulduğunu sanıp buluşunu notere tasdik ettiriyor. Buluşunu notere tasdik ettiren matematikçi hiç duymadım şimdiye kadar, ama daha da önemlisi, bir profesyonel kadar bu işe zaman harcamamışsa ya da uzaydan gelmemişse, bir amatörün yeni ve ilginç bir buluş yapmasının çok çok küçük bir olasılık olduğu. Ne de olsa binlerce çok iyi eğitimli ve zehir gibi insan aynı konularda gece gündüz demeden yıllarca çalışıyor. Ama bu demek değildir ki amatörler araştırma yapmamalılar. Matematik müzik gibidir. Nasıl Chopin’in bir piyano sonatı tekrar tekrar çalınırsa, bir teorem de tekrar tekrar kanıtlanabilir, hatta kanıtlanmalıdır. Matematik şiir gibidir de: Her şiir yazan illa Pablo Neruda olacak diye bir zorunluluk yoktur! Şiirden daha çok zevk almak için bile olsa şiir yazmak yararlıdır. Öte yandan matematik taş gibidir, ummadığın anda baş yarar!

2005-I
ÖSS’ye fazla odaklanıp LGS’yi unutuyoruz.
ÖSS eğitim sitemimizi yeterince mahvettiği yetmiyormuş gibi meğer bir de LGS icat etmişler... Ellerinden gelse daha doğmamış bebeleri teste tutacaklar...
Nedir bu gençlere yapılan işkence? En verimli 4-5 yılını sınav stresi ve korkusuyla geçiren bir gençten ne hayır gelir? Her şey bir yana, bir çocuğa bu kadar ağır yük taşıtılır mı, bu kadar ağır sorumluluk yüklenir mi? Hiç mi insaf yok?
Bir genç gezip tozacak, spor yapacak, gülüp oynayacak, zevkine ve beğenisine göre sinemaya tiyatroya konsere operaya baleye sergiye gidecek, seyahate çıkacak, yüzecek, dağlara tırmanacak, balık tutacak, kitap okuyacak, müzik dinleyecek, arkadaşlarıyla tartışacak, arada bir serserilik de yapacak bu da bir haktır sevecek sevilecek, eğlenecek, dans edecek, resim heykel müzik yapacak, şiir yazacak, hobileri olacak, kulüpler kuracak, kendini geliştirecek, okul müfredatıyla hiçbir ilgisi olmayan MD’yi okuyacak, oradaki problemleri çözmeye çalışacak, bazen de bunalıma girip aval aval tavana bakacak... Ne zaman olacak tüm bunlar?
Tek başarı kıstası LGS ve ÖSS gibi test usülü sınavlar olan bir eğitim sistemi herhalde bir ülkenin başına gelebilecek en büyük felakettir. İşte o felaket başımızda ve yakın zamanda kurtulacağımıza dair en küçük bir belirti de yok görünürde.
Bir fen lisesinde okuyan bir genç şöyle yazmış: “Lise son matematiği hakkında zaten pek bir fikrim yok. Okulda ders bile işlemedik.” Daha fazla söze gerek var mı? Bir liseye konuşmacı olarak gidenler bilir: Son sınışar konuşmaya girmezler, lise 2’ler de tek tük gelirler, onların ÖSS’ye hazırlanmak gibi daha önemli işleri vardır! (Bkz. Sayfa 9’daki İsmet Berkan’ın yazısı.) Öyle bir sistem ki, öğrencinin, zahmet edip ta okuluna kadar gelen profesörün konuşmasını dinlemesine izin vermiyor... Bunun anlamı ve sonuçları üzerine düşünmek gerekir.
Ortaöğretimin hiçbir işlevi kalmamıştır ülkemizde. Üniversiteye hazırlamaz.
Hayata hiç hazırlamaz. Genel kültür vermez. Dil öğretmez. Herhangi bir beceri kazandırmaz. Düşünmeyi haşa öğretmez. Merakı gıdıklamaz. Özgür, demokrat, hoşgörülü, bağımsız düşünen yurttaş yetiştirmez. Yaratıcılığı ise tümden öldürür.
Bir tek yararı var galiba ortaöğretimin: Gençleri kahve köşelerinden ve dolayısıyla kötü alışkanlıklardan biraz olsun uzak tutar. Ama bunun için illa okula gerek var mı? Aynı şey çok daha zahmetsizce ve ucuza hapishane ve toplama kamplarıyla da yapılabilir!
Gençlerin işi çok zor. Çok yalnızlar. Ellerinden tutan, yol gösteren, destek olan, omuz veren yok. Sorunlarını dile getirecekleri, yardım alacakları merci yok. Rüyalarını gerçekleştirebilecekleri ortam yok. Yeteneklerini zorlamayı bırak, geliştirecekleri sistem yok. Kütüphane yok. Gençlik kulüpleri, spor tesisleri, sosyal etkinlikler yok. Yok yok yok! Ama ÖSS ve LGS var!

2005-II
Akademik yıl gene başlıyor. Herkese yeni akademik yılda başarılar dilerim. Yüzbinlerce genç büyük umutlarla üniversiteye ilk adımını atacak.
Yeni bir ortam, yeni bir çevre, yeni arkadaşlar, yeni yüzler, yeni ilişkiler... Yeniden doğmak, bambaşka bir insan olarak dünyaya gelmek gibi bir şey... Bu da heyecan vermezse ne verir?
İyi bilirim bu heyecanı. Hayaller kabara kabara kudururlar, nerdeyse beyne sığmayıp taşarlar.
Her şeyden önce aile, okul, çevre gibi bilumum baskılar kalmayacak. Nihayet özgürlük! Özgürlük gibisi var mı! Yaşasın özgürlük!
Yat diyen yok, kalk diyen yok. Saça başa bıyığa sakala karışan yok. Üniforma yok. Bunu giy bunu giyme diyen yok. Eve dönüş saatine karışan yok. Nerdeydin diye hesap soran yok. Çalış diyen, ödevini yap diyen, okula git diyen yok. Arkadaşlara, ilişkilere karışan yok...
Yaşasın özgürlük! 18 yıllık esaret nihayet son bulacak! ***
Ama dikkat! Özgürlüğü tadınca deliye dönen, ne olduğunu anlamadan tüm hayalleri suya düşen çok genç gördüm.
Özgürlüğü kullanmasını bilmek gerekir. Özgürlük yanında kullanım kılavuzuyla birlikte gelmez. Çamaşır makinası mı bu?
***
Bir iki ay içinde o ilk heyecan geçer çoğu zaman. Yeni yaşama alışılır. Yeni yaşam da eskisi kadar sıkıcıdır! O ilk heyecanı nasıl diri tutmalı?
Teorem. İlk heyecanı diri tutmanın tek yolu vardır: sürekli çalışmak.
Kanıt: İnsan değişmeyen her şeye zamanla alışır ve o şeyden sıkılır, bıkar, hatta bunalıp kaçıp kurtulmaya çalışır. (Örnek: evli çiftlerin büyük çoğunluğu.) Demek ki ilk heyecanı diri tutmak için sürekli değişim gerekir. Dış mekânı ve başkalarını değiştirmek elimizde olmadığından, değişimi kendi içimizde gerçekleştirmeliyiz, yani “entelekt”imizi beslemeli, sürekli yeni soru ve sorunlarla uğraşmalı ve yeni kavramlarla haşır neşir olmalıyız. 4000 yıllık uygarlığı yok sayarak anlamlı yeni soru sorulamayacağından ve durduk yerde hop diye yeni kavram yaratılamayacağından, entelekt ancak dışardan, yani çalışarak beslenebilir. ■
Bu teoremin çoğunlukla teorik düzeyde kaldığı ve uygulanmadığı bilinir. Bizden söylemesi. Elimizden başka bir şey gelmez.
Sözün kısası, dışardan beslenmeyen içten çürür.

2005-III
Dergiye ilgi yoğun. İlgi yoğun olur da ilgisizlik yoğun olmaz mı? İlgisizlik ilgiden daha da yoğun hatta. Baksanıza, bir milyon satması gereken bir dergi potansiyelinin yüzde biri kadar satıyor. Demek ki ilgi oranı %1, ilgisizlik oranı %99!
Derginin daha bir iki sayısı çıkmıştı. Bir üniversitenin matematik kulübüne yazdım: şöyle şöyle bir dergi çıkarıyoruz, siz ve arkadaşlarınız belki abone olmak istersiniz... Gelen yanıtı hiç unutmayacağım:
Bize bir iki numune yollayın, hele bir bakalım, beğenirsek abone oluruz... Beğenirse abone olacakmış... Sanki çarşıdan armut alıyor! Türk Matematik Derneği’nin çıkardığı ve senin yaşın kadar hatta daha uzun süre matematikle uğraşmış kişilerin çıkardığı bir dergi bu... Ve ülkenin tek matematik dergisi... Bir ikincisini ara ki bulasın... Daha artık nesine bakacaksın? Kaldı ki dünyanın en kötü matematik dergisi bile olsa, değil mi ki matematik kulübü kuracak kadar matematikle ilgileniyorsun, ülkenin biricik matematik dergisine abone olmak zorundasın, başka seçeneğin yok, sadece çabayı desteklemek için bile olsa, ülkenin profesyonel matematikçilerinin ne kadar zavallı bir dergi çıkarabildiklerini görmek için bile olsa... diye yazamadım, ama içimden çok söylendim.
Tüyap Kitap Fuarı’nda dergiyi tezgâha koyduk. Dergiye göz atanları izliyorum. Ne iş yaptıklarını, dergiyi bilip bilmediklerini, dergi hakkında düşüncelerini filan soruyorum. Bir tür kamuoyu yoklaması yani... İlgi yoğun... İlgisizlik daha da yoğun!
Ziyaretçimiz matematikçi, sorduğumda kendini öyle tanıtıyor. Lisede, dersanede, hatta üniversitede asistan ya da hoca. Ne önemi var ki ne iş yaptığının? Mesleği sorulduğunda matematikçiyim diyor. İşi bu, matematik... Ben demedim, o dedi. Dergiyi duymuş ama daha önce hiç görmemiş. Kimi hiç duymamış... Dergiye şöyle bir göz atıyor ama almıyor... Elinin tersiyle itiveriyor. Şaşıyorum. Nasıl almaz? Nasıl ilgisiz kalabilir? Kendini matematikçi olarak tanıtan biri nasıl olur da ülkenin tek matematik dergisini almaz?
Bir “matematikçi”ye sordum neden dergiyi almadığını. “Adam sen de” gibilerinden dudak büktü. Meğer adamcağız ölmüş de çaktırmıyor. Bir başkası “ben bunları anlamam” dedi, çok zor gelmiş. Bu yaşıma geldim, “anlamam” diyen matematikçi daha görmedim. “Anlamıyorum” diyen çoktur, hepsi der, ama “anlamam” diyene hiç rastlamadım. Plastik sanat mı ki bu bakınca anlaşılsın! Bir diğeri, “Ben ÖSS matematiği öğretiyorum, bunlar çok ileri konular, bizim işimize yaramaz” dedi. Oysa on bilmeyen bir anlatamaz ki...
Farkına varalım ya da varmayalım hepimizin tarihsel bir görevi vardır. Tarihi sadece İskenderler, Hanniballer, Napolyonlar, Atatürkler yazmaz ki, bizim gibi küçük insanlar da ufacık katkılarıyla tarihi yönlendirirler. Kendini
bilen kişi bu mini minnacık da olsa tarihsel görevinin bilincinde olup gereğini yapar. MD’ye sahip çıkmak işte bu tarihsel görevinin bir kısmını yerine getirmektir diye düşünüyorum.

2005-IV
MD sayesinde gençleri ve sorunlarını oldukça yakından tanıma şansına sahip oluyorum. Yurdun dört bir yanından sürekli mesajlar geliyor.
Çok şey çok çabuk değişiyor belki ama gelen mesajlardan gençlerin en başat sorunlarının hiç değişmediği anlaşılıyor.
Toplumda yerini bulma ve söz sahibi olma, kendini tanıma ve yeteneklerini keşfedip geliştirme, hayatın anlamı, kişiliğini kanıtlama... Güvensizlik, bilinmezlik ve gelecek kaygısı, yani “ben neyim, kimim ve neyi nasıl yapacağım” derdi... Bir yandan bağımsızlığını kazanma isteği diğer yanda yalnızlık korkusu...
Eğer kültür düzeyinden, toplumsal sınıftan ve yaşanan coğrafyadan bağımsız olarak her kuşak yaşamının aynı döneminde aynı sorunlarla cebelleşiyorsa, burada bir doğa yasası ve bir bilim dalı olmalı. Bu bilimin adı da olsa olsa Hayat Bilimi olabilir!
Hayat Bilgisi diye bir ders de var nitekim... Ne iddialı bir addır bu! Hayat Bilgisi! Daha ötesi yok ve olamaz... Hayata, yani her şeye dair bir ders! Oysa dersin içeriğinin hayatla filan pek ilgisi yoktur ve bana soracak olursanız bundan daha sıkıcı ve gereksiz bir ders olamaz. Gençlerin sorunları adı bu olan bir derste de tartışılmazsa hiçbir yerde tartışılmaz. Nitekim tartışılmıyor da.
Posta kutuma gelen mesajlardan bir örnek: “Dünyanın en iyi matematikçisi olmak istiyorum. Ne yapmalıyım?”
İçinde gıdım cevher kırıntısı olan her gencin açıkça itiraf etmese de benzer hayalleri vardır. Benzer hayalleri olmayanlardan da toplum köle olarak faydalanır.
Bu tür hayalleri olanların pek azı dünyanın en iyi bilmemnecisi olmak için gerekeni yapar, gerisi tembeller ordusunda saşarını alır. Gerekeni yapanlar ise bir zaman sonra hayatın gerçeğini öğrenirler, daha doğrusu (ucuz edebiyat diliyle, ama buraya cuk oturuyor) hayatın acı gerçeği suratlarına bir tokat gibi çarpar: “Dünyanın en iyisi” gibi bir mertebe olmadığı gibi, dünyanın en iyilerinden biri bile olamadıklarını ve hiçbir zaman da olamayacaklarını anlarlar. Bir iki yıl bunalıma girdikten sonra kös kös bu gerçekle yaşamayı kabul ederler.
Sorulan soru yanlış.
Daha da önemlisi, sorunun hedeşediği amaç önünde bir engeldir: Kendini başkalarıyla kıyaslamaktan daha çap düşürücü ve insanı küçültücü bir şey herhalde yoktur. Kendini başkalarıyla kıyaslayan vasat olmaktan kurtulamaz.
Doğru soru şudur: Dünyanın en iyi ben’i olmak için ne yapmalıyım? Bugün dünden daha mı iyiyim? Kendimi aştım mı? Başka bir yere geldim mi? Daha mı fazla şey biliyorum ve anlıyorum? Vs.
Aşılması gereken çıta başkaları değil kendimiz olmalıyız. Dürüst ve yaratıcı kişilerin tek rakibi ve önlerindeki tek engel kendileridir.
Hayat Bilgisi’nden çakan matematikten geçemez!

2006-I
Bir ortaokul kompozisyon ödevi girişine andırsa da, “inançla akıl her zaman çatışmıştır” diye başlamak istiyorum bu yazıya.
İnanç’tan dinsel inanç ya da hurafeler kastediliyorsa beylik bir laf bu dediğim; ama dinsel inançlar değil konum; bize bilimsel gibi gelen, başkalarını ikna edeceğimizi inandığımız, doğruluğu hakkında hiçbir kuşkumuzun olmadığı felsefi, siyasi ya da toplumsal yaşamla ilgili inançlarımızdan ve önyargılarımızdan söz ediyorum.
Biriyle yaptığımız saatler süren ateşli bir tartışmayı anımsayalım. Tartışma sonlara doğru bir sağırlar diyaloğuna dönüşür. Kırk defa aynı şeyi tekrarlarız ama bir türlü öbür tarafa derdimizi aktaramayız. Anlamak istemez, direnir, düşüncesine kilitlenmiştir. Allem edip kallem edip bizi düşüncesinin doğruluğuna inandırtacaktır. Acemi satranç oyuncusu gibi kendi hamlelerine odaklanmıştır, ne dediğimiz ya da söylediklerine nasıl yanıt vereceğimiz umrunda değildir. Gerçekten satranç oynuyor olsak, mat olup Hanya’yı Konya’yı görür ama satranç maçında değiliz ki...
Belli ki karşı tarafın bir türlü kıramadığınız sarsılmaz bir inancı vardır.
O öyle de sanki biz değişik miyiz? Büyük olasılıkla biz de aynı durumdayızdır, ama farkında değilizdir. Ne de olsa başkasının kusurunu görmek daha kolay.
Hemen hemen her zaman bir gerçeği ortaya çıkarmak için değil, diğerini ikna etmek için gireriz tartışmalara. Bir tartışmaya girmeden önce belli bir düşünceye saplanmışızdır ve bu oluşmuş düşüncenin bozulmaması için elimizden ne geliyorsa yaparız. Sanki tartışmaya değil de boks maçına, hatta savaş meydanına çıkmışız...
Çok civcivli somut örnekler verirsem, örneğe takılıp söylemek istediğimin kaçırılma tehlikesi var. O yüzden birçok kimseyi çok heyecanlandırmayan oldukça sönük örnekler vereceğim. Son günlerde siyaset gündeminde olan bir soruyla başlayayım: Toplumda kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmalı mı (örneğin milletvekili adaylarının şu kadarı, tıp fakültesi öğrenci ve hocalarının bu kadarı kadın olmalı gibi kotalar koymalı mı) yoksa kadınlar da toplumda erkeklerle eşit koşullarda mı yarışmalı?
Kimilerinin bu konuda sarsılmaz düşünceleri var, örneğin başbakanın ve KADER başkanının. Benim yok! Çok zor bu soru. Matematik daha kolay...
Başka tartışma konuları: İlk ve ortaöğretim öğrencilerinin üniforma zorunluluğu olmalı mı? Daha da zorlayalım: Eğitimde dayak yasaklanmalı mı? Okullarda çocuklara tuvalet temizletmek kötü bir şey mi? Bir çocuğun eğitimi konusunda önce anababanın mı yoksa devletin mi sözü geçmeli? Al bir ahret sorusu daha: Cumhurbaşkanını halk mı yoksa parlamento mu seçmeli? Çık bakalım işin içinden...
Matematik daha kolay ama en basit matematik sorusunda çuvallayanlar her nasılsa bu konularda sarsılmaz düşüncelere sahiptirler! Hayranım böylelerine! Hayat onlar için ne kadar kolay! Oysa düşünmek kendi kendini saçlarından tutup kaldırmak kadar zordur. Hele her soruya yanıt bulmak! Aptallara özgüdür.
Anababalar bana çocuklarının matematik zekâlarını geliştirmek için ne yapmaları gerektiğini sorarlar. Edebiyat okusunlar ve yukardaki gibi yanıtı çok zor, hatta belki de imkânsız olan soruları tartışsınlar derim.

2007-I
Galiba gerçek mutluluk umutta ve hayal gücünde. “Galiba” filan değil, kesinlikle öyle. İnsan umduğu ve hayal edebildiği kadar mutlu oluyor. Ne dün ne bugün, varsa yoksa yarın!
Yıllar önce bir arkadaşımla bir tepeden Ege’nin bir koyuna bakıyorduk. Türkuvazla camgöbeği arasında değişen bir deniz. Üç bir yanından dimdik kayalarla çevrilmiş küçük bir kumsal. Güneş diğer taraftan batmak üzere. Hava ne sıcak ne soğuk, yerçekimi var mı yok mu belli değil. Sükûnet, dinginlik, huzur... O an gökyüzünden tozpembe melekler süzülse şaşırmazdık, öylesine büyülü bir andı. İkimizin de aklından aynı şey geçti: Manzaranın içinde olmak. Birbirimize göz ucuyla şöyle bir bakmamız yetti. Bayırdan indik. Kumsalda biraz dolandıktan sonra arkadaşım,
Yukardan burası daha güzeldi! dedi.
Benim de aklımdan geçmişti ama söylemeye cesaret edememiştim.
Evet, dedim ve geldiğimiz yere çıktık.
Hayal her zaman gerçekten daha güzel oluyor. Orada olmayıp orada olmayı hayal etmek daha hoş.
Yıllardır dostum Sevan Nişanyan’la matematik enstitüsü hayalleri kurardık.
Hemen hemen her buluşmamızda gecenin geç saatlerine kadar enstitü planları çizer dururduk. Hindiçin’den Roma’ya kadar her türlü okul modelini gerçekleştirmişizdir. Birkaç saat kendimizden geçer, enstitüyü tüm ayrıntılarıyla ortaya çıkarırdık. Daha doğrusu o çizer ve anlatır, ben seyrederdim. Ama onsuz da planlar yaptığım, hayallere kapıldığım oldu. Bittiğinde hayranlıkla enstitümüzü seyrederdik.
Hadi bir enstitü daha kuralım...
Hadi...
Gençlik demek büyük ölçüde umut ve hayal demektir. Çünkü az yaşamışlık gençliğin bir tanımı olduğuna göre, yaşayacak çok yılı, yani geleceği olmak da gençliğin eşdeğer bir tanımı olmalı. Gelecek umut, umut ise hayal demektir.
Yaş ilerleyince, gençlik-gelecek-umut-hayal silsilesini tersine çevirip hayal kurarak gençliği yakalamaya çalışmaktan başka çare kalmıyor.
Sevan Nişanyan’la yıllardır hayalini kurduğumuz matematik enstitüsü nihayet Matematik Köyü olarak bir dağbaşında gerçekleşiyor. Oradayım şimdi. Geceyarısına geliyordu yazıya oturduğumda, şimdi geçiyor. Gönüllüler ve işçiler kahkahalı bir sohbete dalmışlar, günün yorgunluğunu çıkarıyorlar. Onlarla biraz sululuk yaptıktan sonra çadırıma dönmek üzere yola koyuldum. El fenerimi söndürdüm bir ara. Karanlığın daha zifirisini görmemiştim. Gökyüzüne baktım bir yıldız görebilecek miyim diye. Hüüü... Meğer şamata almış başını yürümüş ayyukta. Geleceği düşündüm karanlıkta yürürken, burada matematik öğrenecek gençleri, teoremler kanıtlayacak, kavramlar keşfedecek matematikçileri hayal ettim. Onlar da bu kapkara yolda yürüyecekler bir geceyarısı, problemlerine dalmış; bir ara başlarını kaldırıp şaşıracaklar...
Muhteşem bir yer olacak. Gerçeği hayalinden güzel olacak.

2007-III
Bir ortaokul kompozisyon ödevi girişini andırsa da, “inançla akıl her zaman çatışmıştır” diye başlamak istiyorum bu yazıya.
İnanç’tan dinsel inanç ya da hurafeler kastediliyorsa beylik bir laf bu dediğim; ama dinsel inançlardan değil, bize bilimsel gibi gelen, başkalarını ikna edeceğimize inandığımız, doğruluğu hakkında hiçbir kuşkumuzun olmadığı felsefi, siyasi ya da toplumsal yaşamla ilgili inançlarımızdan söz etmek istiyorum.
Saatler süren ateşli bir tartışmamızı anımsayalım. Tartışma sonlara doğru bir sağırlar diyaloğuna dönüşür. Kırk defa aynı şeyi tekrarlarız ama bir türlü öbür tarafa meramımızı anlatamayız. Karşı taraf anlamak istemez, direnir, düşüncesine kilitlenmiştir. Allem edip kallem edip bizi düşüncesinin doğruluğuna inandıracaktır. Acemi satranç oyuncusu gibi kendi hamlelerine odaklanmıştır, ne dediğimiz ya da söylediklerine nasıl yanıt vereceğimiz umrunda değildir. Gerçekten satranç oynuyor olsak, mat olup Hanya’yı Konya’yı görür ama satranç maçında değiliz ki...
O öyle de sanki biz değişik miyiz? Büyük olasılıkla biz de aynı durumdayızdır, ama farkında değilizdir. Ne de olsa başkasının kusurunu görmek daha kolay.
Hemen hemen her zaman bir gerçeği ortaya çıkarmak için değil, diğerini ikna etmek için girilir tartışmalara. Kişi belli bir düşünceye saplanmıştır ve bu oluşmuş düşüncenin bozulmaması için elinden ne geliyorsa yapar. Sanki tartışmaya değil de boks maçına, hatta savaş meydanına çıkmıştır.
Çok civcivli somut örnekler verirsem, örneğe takılıp söylemek istediğimin kaçırılma tehlikesi var. O yüzden birçok kimseyi çok heyecanlandırmayan oldukça sönük örnekler vereceğim. Son günlerde siyaset gündeminde olan bir soruyla başlayayım: Toplumda kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmalı mı (örneğin milletvekili adaylarının şu kadarı, tıp fakültesi öğrenci ve hocalarının bu kadarı kadın olmalı gibi kotalar koymalı mı) yoksa kadınlar da toplumda erkeklerle eşit koşullarda mı yarışmalı?
Kimilerinin bu konuda sarsılmaz düşünceleri var, örneğin başbakanın ve KADER başkanının. Benim yok! Çok zor bu soru. Matematik daha kolay...
Başka tartışma konuları: İlk ve ortaöğretim öğrencilerinin üniforma zorunluluğu olmalı mı? Daha da zorlayalım: Okullarda çocuklara tuvalet temizletmek kötü bir şey mi? Bir çocuğun eğitimi konusunda önce anababanın mı yoksa devletin mi sözü geçmeli? Al bir ahret sorusu daha: Cumhurbaşkanını halk mı yoksa parlamento mu seçmeli? Çık bakalım işin içinden çıkabilirsen...
Matematik daha kolay ama en basit matematik sorusunda çuvallayanlar her nasılsa bu konularda sarsılmaz düşüncelere sahip oluyorlar! Hayranım böylelerine! Hayat onlar için ne kadar kolay! Oysa düşünmek, kendi kendini saçlarından tutup kaldırmak kadar zordur. Hele her soruya yanıt bulmak! Ancak aptallara özgüdür.
Anababalar bana çocuklarının matematik zekâlarını geliştirmek için ne yapmaları gerektiğini sorarlar. Ne bileyim ben! Edebiyat okusunlar ve yukardaki gibi yanıtı çok zor, hatta belki de imkânsız olan soruları tartışsınlar derim. Matematik zekâları gelişmese bile hiç olmazsa matematiğin değerini anlarlar.

2007-IV
Genç bir matematikçiyim. Benden daha büyük, çok daha deneyimli ve bana kalırsa dâhi düzeyinde, çok saygı duyduğum biriyle matematik yapıyoruz. Bir kahvedeyiz. İyice yoğunlaşmışız. Bir ara arkadaşım yere 10 Amerikan kuruşu düşürdü. Baktım eğilip almıyor parayı, hem de hiç oralı değil, ben eğilip almak istedim.
Boş ver, bırak, dedi, 10 kuruş için eğilmeyecek kadar param var!
Para yerde kaldı. Ama benim de tüm konsantrasyonum bozuldu. Aklım yerde kalan parada ve arkadaşımın yaptığı açıklamada...
Haklıydı. Ondan daha genç olan benim bile 10 kuruşa tenezzül etmeyecek kadar param vardı. Ama gene de bu bakış açısında yanlış bir şey olmalıydı, çok rahatsız olmuştum çünkü. Mantık kusursuzdu ve bu daha da rahatsız ediciydi. Matematik yaparken yanlışın nerde olduğunu bulmam kolay olmuyordu.
Aradan bir iki yıl gibi bir zaman geçti. Bir gün ben de yere para düşürdüm. Hem de gene bir kahvede, gene matematik düşünürken, gene küçük bir para, 1 kuruş bile olabilir. Arkadaşımın davranışı ve sözleri aklıma geldi ve eğilip parayı almadım. Nitekim bana her eğilip kalktığımda 1 kuruş değil 100 kuruş verseler ve bu yolla zengin olacağımı bilsem bile eğilip kalkmam... Hayatta başka emellerim var benim! Ama dayanmak mümkün mü? Sanki o madeni para ruha bürünmüş benimle konuşuyor... Yere düşen 1 kuruşla savaşıyorum... Hiç cimri değilim; hatta para konusunda savurgan bile sayılabilirim. On dakika kadar dayanabildim ancak. Sonunda teslim oldum. Mantığa söve saya eğilip parayı yerden aldım.
Olan biten hakkında uzun uzadıya düşündüm. Arkadaşımın mantığı kusursuzdu ama ben neden bu kadar rahatsız olmuştum ve neden bunca çabaya karşın aynı davranışı gösteremiyordum? Buldum galiba en sonunda: Bu davranış ve düşünme biçiminde bir şımarıklık vardı. Çirkindi en azından.
Aradan yıllar geçti... Fransa’dayım. Üniversitenin restoranına gidiyorum ama geç kalmışım. Görevliler temizliğe başlamışlar bile. Yere bir iki ekmek düşmüş. Hani şu bir kişiye yetecek kadar, avuca sığacak büyüklükte olan yuvarlak ekmeklerden. Hiç dokunulmamış tapataze ekmekler... Görevli bir kadın süpürgesini yerde gezdirdikçe ekmekler havada savruluyorlar, patır patır yuvarlanarak karşı duvara toslayıp geri dönüyorlar... Bir daha, bir daha... Acımasız süpürge darbeleri ekmekleri nihayet köşeye sıkıştırıyor; kaçacak yerleri kalmayınca önce faraşa ve sonra da doğrudan çöpe...
Eğilip o ekmeği alıp çöpe atmakla ya da çöpe koymakla (ben olsam yerim!) görevli kadının yaptığı gibi süpürmek arasında görev ve amaç açısından hiçbir fark yok. Hatta görevli kadının yöntemi zamandan tasarruf ettiği için daha doğru sanki. Ama bu davranışın emeğe saygısızlık olduğu kesin, ne de olsa ekmek emeğin simgesidir. Bu saygısızlık da güzel değil, hoş değil.
Doğruya yanlışa matematikle mantık karar verse de, iyiye kötüye, güzele çirkine başka merci ve yetiler karar veriyor. Hayat sadece mantık ve matematikten ibaret değil. İnsan doğası çok daha karmaşık. Doğru yetmiyor.
Doğruyla birlikte iyi ve güzel de gerekiyor.

2008-I
Siz hiç bir matematikçinin matematik tartışırken karşısındakine alçak, hain, aymaz, satılmış gibi hakaretler yağdırdığını duydunuz mu? Ki matematik tarihinde çok çetin kavgalar olmuştur; ama gene de tartışan hiçbir matematikçinin hakarete başvurduğunu sanmıyorum.
Bırakın hakareti, siz hiç iki matematikçinin matematik tartışırken birbirine bağırdığını, içlerinden birinin ses tonunu yükselttiğine tanık oldunuz mu?
Bağırmadan da vazgeçtik, ağızlarından en küçük bir kaba söz, hatta masum bir “be!” çıktığını duydunuz mu? Olabilir mi? Matematikçi tartışırken kabalaşabilir mi? Matematikçinin ikna etmek için tek bir silahı vardır: Akıl, yani mantık. Kabalıkla daha fazla haklı olmayacağını bilir matematikçi.
Kabalığı da geçelim, matematikçiler birbirlerinin sözünü bile kesmezler.
Matematikçiler matematik tartışırken demagojiye, duygusallığa da başvurmazlar. Hatta hitabete ve belagata bile önem vermezler. İki kelimeyi yanyana getiremeyen ne değerli kekeme matematikçiler tanırım. Varsa yoksa akıl!
Toplumsal konularda belli ki durum böyle değil. Hem de hiç değil. Bunu her gün görüyoruz, duyuyoruz, okuyoruz, yaşıyoruz. Hakaretin bini bir para.
Anlaşılan toplumsal konularda tartışmalar gerçeği ve doğruyu keşfetmek için yapılmıyor, illa haklı çıkmak için yapılıyor. (Zaten toplumsal konularda gerçek ve doğru gibi bir şey ne kadar var, ondan bile emin değilim.)
Fikirler tartışmaya başlamadan önce oluşmuş ve kemikleşmiş. Tartışanların haklı olduklarına dair en küçük bir kuşkuları yok. Haklılar ve ne yapıp edip haklı olduklarını karşı tarafa inandıracaklar...
Eğer kendileri dışında herkesi aptal ve kör sanıyorlarsa, bu ne kendini beğenmişliktir!.. Eğer öyle sanmıyorlarsa, o zaman mutlaka karşı tarafın bu kadar bariz bir gerçeği (!) bildiğini, gördüğünü, kavradığını ama kabul etmek istemediğine inanıyordur, çünkü kabul etmek işine gelmiyordur başka neden olabilir? çünkü karşı taraf, alçak, hain, aymaz, hatta satılmıştır...
Hakaretle kalsa iyi, Meclis’te bile koca koca adamlar birbirlerini yumrukluyorlar... Ne o? Haklılıklarını kanıtlayacaklar!
Milletvekilleri de, yani milletin seçilmiş vekilleri de şiddete başvuruyorsa, o zaman toplumda akıl ve mantığı ara ki bulasın...
Birileri araştırsın ve bize söylesin: Son on yıl içinde Meclis’te kaç kez şiddet yaşanmıştır? Kaç kez milletvekilleri birbirlerine hakaret etmiştir? Ve çıkan sayılar Avrupa’nın herhangi bir ülkesinin meclisiyle karşılaştırılsın...
Uygar insan tartışırken şiddete başvurmaz, hakaret etmez, sesini yükseltmez. Çünkü uygar insanda, matematikte olduğu gibi akıl ve mantık öne çıkar.
Ne kadar matematik o kadar uygarlık!

2008-II
Eğitimden şundan bundan sürekli yakınıp duruyoruz ama gene de olağanüstü gençler yetişiyor. Mucize olsa gerek! Matematik Köyü’nde bu yıl ilk kez gerçekleştirdiğimiz Liselilere Yazokulu vesilesiyle tanıştım bu olağanüstü gençlerle.
Köy’e gelir gelmez, soluklanmaya bile zaman ayırmadan, kız oğlan demeden inşaatta çalışmaya koyuldular. Cehennem gibi de bir sıcak vardı... Taş taşıdılar, harç kardılar, sıva yaptılar, duvar ördüler, kiremit döşediler. Oysa kimse onlardan bir şey istememişti. Evet, gençler yazokulu boyunca temizlik, mutfak gibi sıradan günlük işlerde çalışacaklardı ama inşaat bu işler arasında değildi.
Gerçi tüm gençler Köy’e böyle heyecanlı gelmedi. Bir kızcağızın yüzünden düşen bin parçaydı Köy’e geldiğinde, ha ağladı ha ağlayacak. Çok üzüldüm. Annesine babasına sordum. Tahmin ettiğim gibi zorla getirmişler. Yazın matematik mi yapılırmış... Eğlenmek, gezip tozmak, gününü gün etmek varken... Haklı. “Gelmesin, dedim, zorlamayın hem verimli olmaz hem de Köy’ün atmosferini bozar, ona da yazık bize de... Gençkız Köy’ü gezdi. Beğenmiş olacak ki, “bi deneyeyim” dedi. Ağlaya ağlaya Köy’e gelen bu kız iki hafta sonra Köy’ü terkederken de ağlıyordu. Hayatının en mutlu, en güzel, en verimli günlerini geçirmişti.
Bir başkası “ben hela temizlemem”le başladı yazokuluna. Pisletirken yakındığını duymadım ama dedim! Memleketine döndüğünde matematik dışında kendisine ayrıca “gerçek hayatı” öğrettiğimiz için binbir teşekkür eden mesajlar yolladı.
Liselilere yazokulu bittikten birkaç hafta sonra 4 delikanlı çıkageldi. “Köyümüzü özledik...” dediler. Bütün bir gün inşaatta çalıştılar. Gece de çadırlarında kaldılar. Matematikten sürekli çakanlar, nefret edenler, okulda hiçbir şey anlamayanlar da vardı. Matematiğe son bir şans vermek için gelmişler... Hiç görmedikleri, tahmin bile edemeyecekleri bir matematikle karşılaştılar. Matematiğe ve akıllarına hayran kalıp gittiler Köy’den.
İlk derste Andrei Ratiu hocamız tahtaya bir teorem yazıp “Şimdi bu teoremi kanıtlayacağız” dedi. Öğrenciler şaşırdı. “Kanıtlamak mı? O da ne demek?” diye sordular. Andrei iyi bir pedagog olduğundan şaşkınlığını gizledi: “Yani teoremin neden doğru olduğunu anlayacağız”. Öğrencilerin yanıtı tüyler ürperticiydi: “Zaten doğru olduğunu söylediniz ya! Öyle demediniz mi? Madem doğru, neden kanıtlayalım ki?” İşte öğrenciler matematikten bu kadar bihaberdiler Köy’e geldiklerinde. Köy’den ayrıldıklarında ise önlerinde yepyeni ufuklar açılmıştı. Kelimenin tam anlamıyla ezberleri bozulmuştu.
Neden okullarda adam gibi matematik öğretmezler? Ama neden?
Eğitimden sorumlu makamlara gelip de gençlerin kapasitelerini, yeteneklerini, zihinlerini genişletmemek, ufuklarını açmamak, gençleri düşündürtmemek ağır konuşacağım bir insanlık suçu değil midir? “Sorumlular” işledikleri bu ağır suçun ayrımında bile değiller ki! Kime ne anlatmaya çalışıyorum?

2008-III
Bir resim bin söze bedeldir gibilerinden bir laf vardır. Her genel yargı gibi doğru olduğu da olur yanlış olduğu da. Ama yukardaki fotoğraşar için bundan daha doğru bir şey söylenebilir mi? Fotoğraşarda gördükleriniz, anlamışsınızdır, son ekonomik krizde borsada para kaybedenlerin trajik yüz ifadeleri. Bunların hayatları böyle geçer, hiçbir şey üretmeden kapalı kapılar ardında, bir ekran önünde para kazanmaya çalışırlar.
Yaşamın kendiliğinden bir anlamı yoktur. Kimse ya da hiçbir güç yaşamın anlamını kulağımıza fısıldamaz. Yaşama anlamını biz, belli bir yaşta yükleriz.
Yaşama verilen bir anlam bir diğerinden daha doğru, daha güzel, daha iyi, daha değerli olabilir mi? Bunu ölçecek bir ilahi terazi yok görünürde. Ama benim elimde herkesin elinde olduğu gibi kendi terazim var.
Paradan para kazanmak da herhalde yaşamın anlamı olarak algılanabilir kimilerince. Ama bu yaşam biçiminde, yaşama, doğaya ve varoluşa yapılan ağır bir haksızlık yok mu? İnsanoğlu ve insanoğluna sunulan bu evren çok daha fazlasını haketmiyor mu?

2008-IV
Uzaktan da olsa tanıdığım bir kadın yazar vardı. Feministti. Türkiye’de kadın haklarını en çok gündeme getirenlerden biriydi. Büyük katkıları olmuştur bu konuda. Genç yaşında kaybettik maalesef bu yetenekli yazarımızı.
Yıllar önce bir pazar günü çalıştığı gazetede bir profesörün eşini nasıl dövdüğünü tam sayfa anlatmıştı. Erkek olan profesördü tahmin edilebileceği gibi... Olay gerçekten de tam bir rezaletti. Profesör eşini gün aşırı dövermiş. Hem de öyle böyle değil, acımasızca. Kadın yıllar süren bu işkenceye dayanamayıp en sonunda polise sığınmış ve olay kaçınılmaz olarak basına yansımış. Tanıdığım yazar o günkü gazete yazısında profesöre demediğini bırakmamıştı, adamı çok aşağılamıştı.
Yazıyı okuduktan sonra içimi derin bir hüzün kapladı. Uzun süre kendime gelemedim, boşluğa bakakaldım. Kadının durumuna elbette üzülmüştüm. Kim üzülmez ki? Ama kocası olacak profesöre de üzülmüştüm...
Erkek dayanışmasından değildi üzüntüm elbette. Daha neler! Akademisyen dayanışmasından hele hiç değildi. Bu adam niye böyle diye üzülmüştüm. Neler yaşamış, neler geçirmiş de böyle olmuş? Hayatı boyunca hangi psikolojik ya da fiziksel sorunlarla boğuşmuş da üstesinden gelememiş? Bir insanın böyle olması için çok büyük bir derdi olmalı.
Ben de erkeğim, ben de profesörüm, yaşlarımız ve coğrafyamız da üç aşağı beş yukarı tutuyor, ama ben eşimi dövmüyorum. Oysa bu adam dövüyor. Aramızdaki fark ne? Benim bu adamdan ne üstünlüğüm var? Bazı insanlar analarının karnından kötü mü doğarlar? Sorunun genetik olduğunu hiç sanmam ve ummam. Belli ki adamcağız (“adamcağız” deyiverdim!) aşamadığı, benim ise hiçbir zaman karşılaşmadığım, dolayısıyla aşmak zorunda bile kalmadığım sorunlarla karşı karşıyaydı. Acaba ben aynı koşullarda ne yapardım?
Tanıdığım yazara bu düşüncelerimi yazdım. Adama üzülmeden, adamı anlamaya çalışmadan soruna genel bir çözüm bulunamayacağını, kadına şiddetin tek taraflı bir sorun olmadığını söyledim.
Zehir zemberek bir yanıt geldi. Sustum, daha doğrusu pıstım. Belli ki yazarımız dayak yiyen kadının acısını derinden hissediyordu ve olayın bir başka yönünü görmeyi reddediyordu. Üstelemenin hiç anlamı yoktu, anlaşamayacağımız besbelliydi.
Mazluma, mağdura, ezilene, acı çekene, işkence görene herkes üzülür. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Ne de olsa merhamet duygusu herkeste vardır az çok. Bu, çok büyük bir marifet sayılmaz. Asıl marifet ve asıl insanlık ve en zor olanı, zalime, acı verene, işkence çektirene, iftira atana, yalancıya, kötüye, fenalık yapana üzülmektir, bu insan neden böyle diye üzülmektir. Bir sanatçıyı ve özellikle bir edebiyatçıyı büyük sanatçı yapan da yetenekten önce işte bu özelliğidir.
Bu yazıyı neden yazdın diye sual edecek olursanız... Bir canavara çok üzüldüm de... Öylesine bir canavar ki adını söylemeye bile cesaret edemiyorum.

2009-I-II
Öğrenciyken her şeyi o kadar zor anlardım ki... Arkadaşlarımın 10 dakikada anladıklarını anlamak için haftalar, hatta aylar geçirdiğim olmuştur. İnsanın morali bozuluyor doğrusu... Ama yılmaz, gecemi gündüzüme katarak tabiri aynen caizdir eşek gibi çalışırdım.
Konuyu, kavramı, problemi, her neyse o anlamadığım, en ince ayrıntısına kadar anlamakla yetinmez, bir iki istisna dışında, “amma da kolaymış, bunu ben de bulabilirdim!” demedikçe peşini bırakmazdım. Satır satır anlamakla, konunun genelini, özünü, ruhunu kavramak arasındaki ayrımın bilincindeydim yani.
Nihayet kavramın ruhuna sahip olduğumda, kendi kendime hep aynı soruyu sorardım: Ben neden bunu onlar gibi 10 dakikada anlayamadım?
Üstelik o kadar da kolaymış ki... Anlaşılmayacak bir şey yokmuş...
Beynimin nesi eksikti? 10 dakikada olmasa da hiç olmazsa 1 saatte anlamam gerekirdi. O da olmadı 1 günde... Beni bu kadar uğraştıracak ne vardı? Bugün neyim fazla da anladım? O gün neyim eksikti de anlamadım?
İnsanın kendi beyni üzerinde düşünmesi çok zor!
Bir yanıt bulamazdım. Sorumun yanıtı “onlar kadar akıllı değilim” olamazdı. Çünkü benim sorum başkalarıyla değil, daha çok kendimle ilgiliydi. Sorum, “Neden onlardan geç anlıyorum” değil, “Neden bunu daha önce anlamadım”dı.
Bir gün anladım eksiğimi. Konuyu, kavramı, problemi kendi konum olarak benimseyemiyormuşum. Konu bana yabancıymış, benim dışımdaymış, sözkonusu matematiksel nesneyi ya da kavramı kendi malım olarak algılamıyormuşum. Bakış açım yanlışmış. Bir uzaylıya bakar gibi bakıyormuşum. İçselleştiremiyormuşum, hissetmiyormuşum. Mekanik düşünüyormuşum, matematiğe ilk yaklaşımım biçimselmiş. Matematiksel nesneleri canlı organizmalar olarak görmekten de öte, kendi dünyamın bir parçası olarak görmeliymişim.
Daha sonra hocalarımı gördüm. Yolda yürürken, 30-40 sayfalık makale olabilecek teoremleri kanıtlayabiliyorlardı. En soyut nesneleri, bir tiyatro oyuncusu ya da bir mim üstadı gibi elleriyle kollarıyla canlandırıyorlardı, altını üstüne getiriyorlar, içinden delik açıyorlar, nesneleri bölüp kesiyorlar, uzatıp kısaltıyorlardı. Sanki kavramlar fiziksel olarak avuçlarının içindeydi, vücutlarının bile değil benliklerinin bir parçasıydı.
Özellikle soyut cebiri içselleştirmek, kendi malı gibi hissetmek çok zordur. Ne de olsa fiziksel dünyanın pek somut nesnelerine tekabül etmez soyut cebirin kavramları. Ancak iki yıllık yoğun bir çalışmadan sonra soyut cebiri kendi malım gibi hissetmeye başladım.
Topolojide doğrusu aynı zorluğu çekmedim, ama topolojide çok zorlanan birçok öğrenci biliyorum. Onların da aynı problemden mustarip olduklarına eminim.
Bu sayının konusu da topoloji. Umarım okur kendini evinde hisseder. İşi kolaylaştıracak bir ipucu: Topoloji sizindir, başkasının değil, sizin kendi malınız, kendi dünyanızdır! Kolay gelsin!

2009-III-IV
Tanrı’nın dünyayı 6 günde yarattığını ve yorulduğunu ve 7’nci gün dinlenmeye çekildiğini yazar kutsal kitaplar. En bağnazlar bile Tanrı’ın yorulabileceğine ihtimal vermiyorlardır herhalde. Bunun alegorik bir hikâye olduğu belli. Amaç, insanlara haftada bir gün dinlenmeye ihtiyaçları olduğunu, bunun doğal bir hak olduğunu anlatmak olmalı.
Katolik kilisesi pazar günleri çalışmayı yasaklamış, Tanrı adına çalışmak dışında tabii, yoksa pazar ayinleri de yasaklanırdı... Bu yasak hâlâ daha ABD, İngiltere, Fransa gibi birçok ülkede sürer; pazar günleri açık bakkal bulamazsınız birçok yerde. Sadece çalışmak değil, pazarları eğlenmek bile yasaklanmış... Pazar günlerinin tatil olmasında güdülen amaç, ruhu dinlendirmek ve Tanrı’ya yaklaşmakmış.
Avrupa’da işçiler bir zamanlar “akşamdan kalma” oldukları için pazartesi günleri işe gitmezlermiş. Fransa’da, 1793-1805 yılları arasında 10 günlük bir çalışma haftasından sonra işçilere 1 günlük resmi izin tanınmış. İngiltere’de, endüstri devriminde, bu izin iki güne çıkmış. “Beş gün çalış iki gün dinlen” uygulaması ilk kez Amerika’da, Amerika henüz İngiliz istilasındayken bir süperdeğirmende uygulanmış; amaç cumartesi tatil yapmak isteyen Yahudilerle pazar gününde ısrar eden Hıristiyanları memnun etmekmiş. 1920’lerde ABD’de cumartesi öğleden sonraları da tatil olmuş. 1926’da Henry Ford fabrikalarını cumartesi günleri tamamen kapatmış, böylece tüketimin artacağını, ekonominin gelişeceğini, dolayısıyla daha fazla para kazanacağını düşünüyormuş. İşçi sendikalarının diretmesiyle 1940’da bütün ülkede cumartesi ve pazar resmen tatil ilan edilmiş. Alan memnun, satan memnun...
Çalışma saatlerine gelince... Günlük 16 saate çıktığı olmuş Avrupa’da. 1840’ta İngiltere’de bir işçi yılda 3600 saate kadar çalışabiliyormuş. 1988’de 1949 saate düşmüş yıllık çalışma saati. 2004’te ise Hollanda’da bir işçi yılda ortalama 1309 saat çalışmış. Fransa’da bugün bir işçi haftada en fazla 35 saat çalıştırılabilir.
Çalıştırılan çocuklara gelince... İngiltere’de endüstri devrimi sırasında 4 yaşında çocuklar bile çalıştırılıyormuş. Hem de günde 16 saat. Çocuklar ufak tefek olduklarından, özellikle madenlerde tercih ediliyorlarmış. Bu yüzden çelimsiz kalıyorlar, hastalanıyor ve erken ölüyorlarmış. Manchester’da bir endüstri müzesi vardır; şu an içinde yüzdükleri lüksü kusturacak bir vahşet sergilenir o müzede. “Çocuk hakları” kavramı da sadece son 50 yılda dünyanın gündemindedir.
Bir de çocuklarımıza bugün reva gördüğümüz yaşama bakın. Günde en az 6 saat okul. Arkasından etüt. Sonra evde 2-3 saat ödev ya da test. Haftasonları da dersane... Hani haftasonları dinlenmek içindi?
Patronlar çocuklarımız kadar çalışmamızı isteseler ülkede isyan çıkar. Asker polis dinlemez, ayaklanır haykıra haykıra Ankara’ya yürürüz. Ama biz toplum olarak çocuklarımızı köle gibi çalıştırmakta bir sorun görmüyoruz. Sesleri bile çıkmıyor yavrucakların. Tanrı bile haftada bir gün izin kullanmış! Ayıptır, zulümdür, günahtır...

2010-I
Ticarette “müşteri her zaman haklıdır” diye bir söz vardır.
Tam anlamıyla okunduğunda bunun saçmasapan bir söz olduğu belli. Bu kadar saçmasapan bir sözün bu kadar sık kullanılması, ancak bir başka gerçeği işaret ettiği anlamına gelebilir...
O kadar zor değil metin çözümlemesi: Değil mi ki ticarete soyunmuşsun, müşteri çekmek, mal satmak, müşteriyi memnun etmek, onun şikayetlerini dinlemek ve tekrar gelmesini sağlamak zorundasın. Müşterinin haksız olabileceği aklına gelmesin bile! Müşteri haksız da olsa haklıdır. Daha tartışmanın başından müşterinin haklı olacağı varsayımını yap... Ya bu ilkeyi kabul et ya da ticarete atılma! Başka iş mi yok yeryüzünde! Güzelim kırmızı ipeğe yeşil basma mı diyor müşteri? O zaman lamı cimi yok, satmaya çalıştığın o kırmızı ipek yeşil basmadır!
Eğitimciler de benzer ilkeyi öğrencilerine uygulamalılar: Gençler her zaman haklıdır. Çocuklar daha da haklıdır! Hatta ne kadar haksızlarsa o kadar haklıdırlar. Çünkü ne kadar haksızlarsa o kadar yardıma ihtiyaçları var demektir.
Öğrenci öğretmeni mi dövdü? Haklıdır! Banka mı soydu? Haklıdır! Eğer böyle düşünmüyorsan, böyle düşünemiyorsan, gencin yanında yer alamıyorsan, eğitimci olma! Başka iş mi yok yeryüzünde?
Geçenlerde 24 liseli genç okuldan kaçıp Tekel işçilerine desteğe gittiler diye okullarından atıldı. Kafalarını koparsalardı bari! Bu ne hiddet, bu ne celal, bu ne şiddet ve bu ne nefret! Sanki karşısında düşman var!
Diyelim öğrenciler yanlış yaptı. Diyelim haksızlar, hatta bir değil bin haksızlar. Ama ne demiştik yazının başında? Bir genç ne kadar haksızsa o kadar haklıdır.
Bundan ne sonuıç çıkar? Demek ki gençlerin sınıf ve dersane dışında başka ihtiyaçları var. Bunu görmek, görebilmek çok mu zor? Bu gençlerin bu ihtiyaçlarını bir biçimde karşılayacaksın. Senin işin bu çünkü. Sen bu iş için oradasın.
Bir eğitmen bu durumda ne yapmalı? fiöyle bir söylev etkili olur sanki:
􏰀 Arkadaşlar, çok doğru bir şey yapmışsınız. Kendi küçük dünyanızla sınırlı kalmayıp başkalarının derdini kendinize dert edinmişsiniz. Ne güzel! Bravo! Kutlarım sizi... Keşke ders dışında olsaydı... Ama neyse olmuş bir kere. Bugünden tezi yok okulumuzda sosyal dayanışma kulübü kuruyoruz. Bakın civarda bir sürü yoksul insan var. Çocukları çöpler arasında, mikrop yuvasında başıboş oynuyorlar. Sizin gibi gençler var dışarda okuyamayan. Yaşlılar, hastalar, sakatlar, işsizler, dayak yiyen kadınlar var... Hemen bir tüzük hazırlayın. [Elebaşlarını gösterip] Sen de başkan ol! Haftasonları, okuldan sonra toplumun mağdurlarına el atın. Beni de her zaman yanınızda bilin. Sizinle gurur duyuyorum, göreyim sizi... Falan filan...
O haksız ve acımasız cezayı veren müdür de aslında haklıdır ama ancak milli eğitim bakanının gözünde... Bakan da şöyle düşünmeli: “Biz bu öğretmenleri nasıl yetiştiriyoruz ki öğrencinin yanında yer alamıyorlar, onları yönlendiremiyorlar?.. Biz nerede yanlış yapıyoruz?”

2010-II
Sabah 8’den öğle 12’ye kadar ders verdim, iki saat liselilere, iki saat üniversitelilere. Üniversitelilere ders daha hoşuma gidiyor, ne de olsa üniversiteliler sadece matematikle eğlenebiliyorlar.
Öğleden sonram inşaatı kolaçan etmekle, çoluk çocuk ve halkla ilişkilerle ve bir de, her pazartesi olduğu gibi, Vakf’ın, MD’nin, Nesin Yayınevi’nin ve Matematik Köyü’nün hesaplarını kontrol etmekle geçti. Durum pek parlak değil. Son on beş yılım muhasebecilikle geçti. Bundan sonrası da böyle süreceğe benzer... Oysa bambaşka bir gelecek öngörmüştüm kendime gençliğimde. Bir sonraki yaşama inşallah!
Akşamüstü tabut boyutlarındaki havuzumda buz gibi suda keyif yaptıktan sonra biraz kestirdim. İyi geldi. Gerçek anlamda çalışmaya geç oturdum sayılır. Şimdi saat geceyarısını geçti, “Muhtarlık” adı verilen evimin avlusunda bu satırları yazıyorum. Cırcır böcekleri Bach’ı sabote ediyorlar. Anlaşılan Köy’e dişi cırcır böceği ithal etmeliyiz. İki aydır Köy’deyim, ilk defa müzik dinliyorum. Bu kadar keyif rakısız olmaz.
Liseliler ders saatleri dışında genellikle dalga geçiyorlar. Haklarıdır. Üniversiteliler zamanlarını çok daha verimli kullanıyorlar. Çalışan öğrencileri görünce keyfime diyecek olmuyor, iyi ki bu Köyü kurmuşuz diye iç geçiriyorum.
Dün iki grup liseli kız kavga etmiş. Nerdeyse saç saça, başbaşa girişeceklermiş birbirlerine. Ender oluyor ama oluyor böyle şeyler. Gece elebaşlarını karşıma çekip konuştum. Açıkhava salonumuzda koltuklarımıza gömülü konuştuk. Üstümüzde pavlonya ağacının dev yaprakları, altımızda yemyeşil çim, sağımızda solumuzda asmalar, yaseminler, hanımelleri, katırtırnakları... Meltem midir nedir, ılık mı serin mi olduğuna karar veremediğim bir hava akımı yüzümüzü okşuyor.
Çocukça nedenler... İmrendim doğrusu. Keşke benim dertlerim de bu kadar sudan olsa... Büyüklük taslamamaya çalışarak nasihat verdim. Büyüklük taslamama konusunda başarısız oldum ama ana sorunu çözdüm. Ortam da yardımcı oldu sanırım. Bambaşka türden bir problemle yolladım kızları, yarına kadar birlikte çalışıp çözün dedim. Gece geç saatte baktım hâlâ çalışıyorlardı... Kolay kolay çözemeyeceklerini biliyordum. Bu sabah düşman kızlar derste yanyana oturmuşlardı, kanka olmuşlar anlaşılan! Önce bir çözüm bulmuşlar, sonra başka bir yoldan probleme yaklaşıp ilk çözümlerinin doğru olamayacağına karar vermişler... Oysa ilk çözümleri doğruydu... Ses çıkarmadım. Gülümsemekle yetindim. Yarın sınıfta çözerim problemi.
Karadenizli iki çocuk var Köy’de. 15’lerinde ya varlar ya yoklar. Laurel Hardy gibiler! Biri sıska diğeri şişko. Çok zorlandılar başlangıçta. Annelerini babalarını özlemişler. Hüngür hüngür ağladı biri. Alıştılar şimdi. Keyif almaya başladılar bile. Bugün şişman olanın bulaşık günüydü. Kolay değil, 140 kişinin bulaşığı, üstüne kazanlar filan... Muhtemelen hayatında ilk kez bulaşık yıkıyordur. Diğeri de tuvalet temizliyor... Ben olsam ben de annemi özlerim! Kimbilir çoluk çocuk sahibi olduklarında bu günlerini nasıl anımsayacaklar.
Hayat ancak bu kadar güzel olabiliyor.

2010-III
Giderek daha fazla çocuk ve genç eğitim görüyor, okur yazar sayısı ve ülkenin ortalama eğitim ve bilgi düzeyi artıyor. Demek ki eğitim giderek demokratikleşiyor. Bu da kimsenin karşı çıkamayacağı kadar iyi bir şey.
Ama “giderek daha fazla çocuk ve genç eğitim görüyor” cümlesi eksik ve eksik olduğu için de yanıltıcı. Doğrusu şöyle olmalıydı: Giderek daha fazla çocuk ve genç aynı eğitimi görüyor. Çünkü eğitim sistemimizin yapısı merkezi. Her şey Ankara’da belirleniyor. Sadece müfredat değil, eğitim sisteminin ilke ve yöntemlerinden öğretmenlerin düzeyine, kitapların sayfa sayısından okulların fiziksel koşullarına ve öğrenci ve öğretmenlerin giyim kuşamına kadar eğitimle ilgili her şey tek elden belirleniyor.
Herkesin aynı eğitim sisteminden geçmesinin sakıncası belli: Bireylerin aynı boyutta düşünmelerine, sivriliklerinin, özgünlüklerinin, yaratıcılıklarının törpülenmesine, birbirlerine benzemesine yol açar. Ama tek tip eğitim sisteminin bana kalırsa bundan çok daha vahim bir sonucu var: Ne kadar çok kişi aynı tip eğitimden geçerse, eğitimin düzeyi o kadar düşer, eğitim o kadar vasatlaşır. Bunun nedeni gayet basit: Binler için müfredat hazırlamak başka, yüzbinler için başka, milyonlar için başka... Eğitilen kişi sayısı binlerden milyonlara fırladığında, eğitime yeni katılanların seviyesi ister istemez diğerlerinden daha düşük olur ve yeni sistem milyonların ortalama zekâsına, karakterine, yapısına, kapasitesine, düzeyine adapte olmak zorunda kalır.
Örneğin, zorunlu eğitim 5 yıldan 8 yıla çıktığında eğitilenlerin ortalama seviyesi düşmüştür, çünkü zorunlu olmadıkça eğitim görmeyeceklerin seviyesi, zorunlu olsa da olmasa da zaten eğitim göreceklerin seviyesinden doğal olarak daha düşüktür. Bu yüzden sınıfın ortalama seviyesi yeni katılanlarla birlikte anında düşer. Müfredat ve genel eğitim anlayışı da, öğrencilerin seviyesine ayak uydurmak için bir iki yıl içinde değişir. Doğrusu da budur... Doğru ama yanlışın doğrusu...
Özetle söylemek gerekirse, merkezi eğitim sistemi ancak vasat insan fabrikası olarak nitelendirilebilir.
Ülkemizde eğitimin tek tip olmasının nedeni hiç kuşkusuz siyasidir. Devlet vatandaşına ve öğretmenine güvenmemektedir. Özgürlük tanısa, kimbilir çocuğun beynine neler neler, hangi hurafeler ve sapkın ideolojiler sokacaklardır; iyisi mi eğitimi tek elden ben belirleyeyim diye düşünür devlet.
Bu tamamen yabana atılacak bir kuşku değildir doğrusu. Mutlaka özgürlükten yararlanmak isteyen karanlık kafalılar, sapık fikirliler, cahil cühela çıkacaktır. Öte yandan eğitime özgürlük tanımak demek, eğitimin tamamen başıboş kalması anlamına gelmez. Denetim mekanizmaları sonuç olarak devletin elinde.
Benim düşüncem yazının tonundan belli: İyi, doğru ve güzel önünde sonunda mutlaka kazanır, yeter ki farklı düşüncelerin, yaklaşımların, yaşam ve varoluş biçim ve felsefelerinin önü kapatılmasın, onlara bir şans tanınsın. Özellikle var olan sistem hiç de gurur duyulacak bir durumda değilse ve iyileşme ihtimali de yakın ya da uzak gelecekte görünmüyorsa.

2010-IV
Yürüme bir iki yaş civarında öğrenilir. Beş yaşında yürümeyi becermiş bir çocuğun daha sonra balerin ya da cambaz olma olasılığı düşüktür.
Konuşma iki yaş civarında öğrenilir. On yaşında konuşmayı öğrenmiş bir çocuktan hatiplik ya da spikerlik beklemeyin.
Okuma yazma 6-7 yaş civarında öğrenilir. Ergenlikte okuma yazmayı öğrenen biri için yazarlık mesleği uzak bir hayal olabilir ancak.
Toplama çarpma gibi işlemler belli bir yaşta öğrenilir. Soyutlama becerisinin de bir yaşı vardır. Belli becerilere belli yaşlarda kavuşulur. Uzmanlar bu yaşları özenle saptamışlardır. Bu konuda öğretmenlere ve anababalara yönelik kitaplar yazılmıştır. Gelişim süreci oldukça ayrıntılı gözlemlenmiştir. Bebekler üç aylıkken gülerler, beş aylıkken anlamsız sesler çıkarırlar, sekiz aylıkken emeklerler gibi...
Eğer belli becerilere belli yaşlarda kavuşulmazsa, bu gecikmenin telafisi zordur, hatta çoğu zaman imkânsızdır. Ve doğal olarak bir alandaki gecikme daha birçok alana sirayet eder.
Çocukların hangi beceriyi kaç yaşında becermeleri gerektiği konusu çok iyi bilinir de, benzer çalışma nedense yetişkinler için yapılmamıştır.
Örneğin, Dostoyevski ya da Tolstoy okumanın yaşı kaçtır? Antik Yunan felsefesi kaç yaşında öğrenilmelidir? Konumuza dönecek olursak, matematiksel kanıt kavramını gençler kaç yaşında öğrenebilirler ya da öğrenmelidirler? 12 çok mu erken? Ya 15? Ya 18? Anlaşılan o ki bu sorunun cevabını MEB “hiç” olarak vermiş!
Matematik Köyü’ndeki deneylerimden de biliyorum ki 12 yaşındaki çocuklara yavaş yavaş kanıt kavramı öğretilmeye başlanabilir. Ama 15 yaşında herkesin kanıt kavramını öğrenebileceğinden adım gibi eminim.
15 yaşında öğrenilebilecek bir kavramı, üstelik Batı medeniyetini Batı medeniyeti yapan bir kavramı hiç ama hiç öğretmemek ne demek olabilir? Bir ülkenin eğitim programını yapmaya soyunanların kanıt kavramını müfredata almamalarını nasıl açıklamalıyız?
Lise 1’in programında bir kanıt bölümü var, yok değil. Ama hemen hemen hiçbir öğretmen okutmuyor, okutsa da önemsemiyor. Önemsese ne olacak ki, gençler daha sonra kanıt kavramını bir daha hiç görmeyecekler ki! Ayrıca neden görsünler ki? Nasıl olsa üniversite sınavlarında kanıt sorulmuyor. Yani müfredattaki o küçücük kanıt bölümü tamamen göstermelik.
Bu dergiyi lise müfredatını hazırlayanların okuduklarını pek sanmıyorum. Bu dergiyi daha çok akademisyen meslektaşlarım okuyor. Biz akademisyenler lise eğitimini eleştirirken acaba kendi öğrencilerimize ne öğretmediğimize bakıyor muyuz? İğneyi başkasına çuvaldızı kendine demişler... En iyi üniversitelerimiz de dahil olmak üzere, matematik bölümlerimizin programlarının çok yetersiz olduğu kanısındayım. Programlarımız sönük, heyecansız, renksiz ve sığ. Bir sonraki sayıda bu konuya daha ayrıntılı eğileceğim.

2011-I
Adı lazım değil, Matematik Köyü’ne iki üç yıldan beri yaz kış demeden gelen liseli bir genç var.
Geçen yıl lisesinden izin alıp üniversitede birinci sınışara verdiğim dersleri izledi. Dersi inatla anlamaya çalışan ve dersten yararlanan üç beş kişiden biriydi.
Ta başından beri sayılar kuramına meraklıydı. Hepimizin ortak zaafıdır, hepimizin ilk aşkıdır sayılar kuramı. Ama o aşkını sürdürdü. Kendini geliştirdi. Şimdi ortalama bir matematikçiden çok daha fazla sayılar kuramı biliyordur.
Şımarmasın diye daha fazla övmüyorum ama çocukta bayağı iş var. Hiç kuşku yok ki bir gün onur duyacağımız bir matematikçi olacak.
Bu genç, TÜBİTAK’ın liselilere yönelik matematik projesi yarışmasına katılmış bu yıl. Bilseydim, “yapma etme derdim, kendi ödülünü kendine ver, başkalarından ödül bekleme...” Bilmiyordum.
Ülkemizin değerli sayılar kuramcılarından bir arkadaşımız projesine danışmanlık yapmış. Danışmanlığa soyunması bile başlı başına gencin değerinin göstergesidir. Zaman bedava değil çünkü.
Olgunlaşan proje TÜBİTAK’a sunulmuş. Genç yanıt bekliyor... Heyecanla herhalde, başka türlü olabilir mi?
Beklenen yanıt geliyor: Ret.
Gerekçe? Sıkı durun: Seviye üstü çalışma!
TÜBİTAK raporunu kendi gözlerimle görmesem inanmazdım. Başka hiçbir açıklama yok. Aynen ve sadece ve kabaca “seviye üstü çalışma” yazıyor.
Gençleri bilime teşvik etmekle mükellef TC’nin resmi bilim kurumunun verdiği rapora bakın! Belli ki projeyi anlayamamışlar ve gence terbiyeli bir dille, “Bizi aştın. Bu çalışmayı sen yapmış olamazsın, mutlaka çalmışsındır” demek istiyorlar. Yani TÜBİTAK hem yargısız infaz yapıyor hem de gençleri kendi sınırıyla sınırlıyor! Projeye ne kadar katkısı olduğunu danışmanına sordum. Tamamen liseli gencin eseriymiş, danışman sadece gerekeni yapmış, yani araştırmayı yönlendirmiş. Genç için üzülmedim. Bu tür tokatlar iyi gelir, olgunlaştırır. Hatta ne kadar erken o kadar iyi! Ama TÜBİTAK ve daha çok ülkem için üzüldüm. Bir kurum kendi kendini nasıl bu kadar kötü duruma düşürebilir? İzin verin de ülke kalkınsın, izin verin de gençler sizi ve bizi aşsın! Öyle değil mi?
Yoksa çok mu bildiğinizi sanıyorsunuz? Seviye üstü çalışma gibi bir gerekçe neresinden ve nasıl savunulabilir? İnsan karşısına aldığı kişinin ya da bu durumda kurumun savunulacak bir tarafı olmasını istiyor. Kendini bu kadar zavallı duruma düşüren bir kurumu eleştirmek hiç hoş değil. Birazcık da olsa haklı olma olasılığı olsun karşı tarafın. Ama tarihe geçmesi gereken bir utançla karşı karşıyayız. Yazmamaya hakkım olmadığını düşündüm. Allah kimseyi bu utanca düşürmesin!

2011-II
Geçen yazımda sözetmiştim: TÜBİTAK bir lise öğrencisinin yarışma projesini “seviye üstü” gerekçesiyle reddetti. Bu şu anlama geliyor: Bu çalışmayı sen yapmış olamazsın, bu bir bilim hırsızlığıdır, yani intihaldir. Bunun üzerine liseli genç dava açıyor. Konu basına yansıyınca TÜBİTAK yönetimi bir meslektaşımızı gencin çalışmasını incelemekle görevlendiriyor. Nihayet! Yaptığımız telefon konuşmasında meslektaşımızın söylediğine göre çalışmada intihal varmış... Nitekim!
TÜBİTAK yönetimi de bunun üzerine “intihal var, biz genci rencide etmemek için rapora ‘seviye üstü’ yazdık” diye bir basın açıklaması yapıyor...
Her şeyden önce TÜBİTAK yönetimini bu muhteşem öngörüsünden dolayı kutlamak gerek... Önce rapor yazılıyor, sonra araştırma yapılıp raporun doğruluğu kanıtlanıyor... Bilim dediğin geleceği öngörmek için vardır zaten, bir nevi modern falcılık!
Meslektaşımız bana telefonda makalede toplam beş teorem olduğunu, ilk ikisinin intihal olduğunu söyledi. Ben de kendisine, öncelikle TÜBİTAK raporunun saçmalığının ortaya çıkarılması gerektiğini, görevinin öğrencinin yanlışını bulmak olmadığını, öğrenci yanlış yapmış olsa bile, bir yanda devasa bir devlet kurumunun diğer yanda gencecik bir öğrencinin olduğunu söyledim. Sonra üç teorem kanıtlayan birinin iki teorem için intihale tenezzül etmesinin pek inandırıcı bulmadığını ekledim. Hele bu iki teorem ilk iki teoremse...
Öğrencinin yararlandığı makalelerin istisnasız hepsi çalışmanın sonunda yer alan kaynakçada belirtilmiş. Ayrıca öğrenci kendi sonuçlarını çalışmasının en sonunda Altbölüm 2.2’de toparlamış. Dahası sadece kaynakçada değil, çalışmasının içinde de yararlandığı matematikçilerden adıyla sanıyla bahsetmiş. Peki kusuru ne öğrencinin? Çalışmasında Altbölüm 2.2’den önce yazdığı her teoremin yanına teoremi ilk kanıtlayanın adını yazmamış... Ki bu teoremlerin birçoğu nerdeyse Tales Teoremi gibi pek iyi bilinen teoremler. Makalenin sonundaki kaynakçada adlar var ama yetmez. Ayrıca belirtmesi gerekirdi. Bilmiyormuş. Nerden bilsin? Daha önce makale yazmamış ki. Çalışmada intihal olmadığını hayatında bir iki makale okumuş herkes anlar.
Öğrencinin adı Barış Paksoy. Adını artık herkes duydu. Barış, matematikçi Jonathan Sondow’dan intihal yapmakla suçlanıyor. Olayı duyan Jonathan Sondow, 29 Temmuz’da TÜBİTAK yetkililerine şu mesajı yolluyor:
Sayın Baylar,
Ben Ramanujan asalları üzerine iki makale yazmış bir matematikçiyim. Bana makalesini yolladıktan sonra Barış’la yazıştım. Çalışması benimkinden farklıdır, özgündür ve benim çalışmalarıma katkı niteliğindedir.
Barış Paksoy’un matematiksel yeteneği desteklenmeli ve kendisi teşvik edilmeli. O, Türkiye için millî bir hazinedir.
TÜBİTAK yöneticileri kendilerini korumak için yalan söylemekten, liseli bir gence iftira atmaktan çekinmiyorlar. Çok kötüler. Hem kötü hem acımasızlar.

2011-III
İlk akademi eski Yunan’da Eşatun tarafından MÖ 387’de kurulmuştur.
Ortaçağ’da ve Rönesans’ta Vatikan izin verdiği ölçüde, yakılma pahasına da olsa akademi geleneği devam ettirilmeye çalışılmıştır.
Başlangıçta meraklıların bir tür seçkinler kulübü olarak kurdukları akademilere aydınlanma çağına girerken devletler sahip çıkmaya başlamış, hatta akademiler devlet eliyle kurulmaya başlanmıştır.
Modern anlamda bilimler akademisi 1650’lerden beri uygar dünyada var olan bir kurum. Parlamento gibi, danıştay gibi, devletin handiyse bir parçası olmuş.
Modern akademiler başlangıçta daha çok matematiğe ve fiziğe ve bazen de mühendisliğe yönelik araştırma amaçlı kurumlar olarak var olmuşlardır. Eğitim ikinci plandadır.
İngiltere’de, daha doğrusu Britanya’da 1660’da kurulmuştur. En eski akademi diye İngilizler övünür ama daha eskisi de var, İspanya Bilim Akademisi’nin 13’üncü yüzyılda kurulduğu söyleniyor (1582, 1657 ve 1847 verilen diğer üç tarih.) İngilizlerle hep yarışma halinde olan Fransızlar çok gecikmediler, 1666’da ilk bilim akademilerini kurdular. Rusya 1725’te, İsveç 1739’da, Danimarka 1742’de, Portekiz 1779’da kurdu akademilerini. Bir sonraki yüzyıla gelince: İsviçre 1815’te, Macarlar 1825’te, Finlandiya 1838’de, Avusturya 1847’de, Hırvatlar 1866’da, Bulgarlar 1869’da.
Avrupa akademilerinin bugünkü bütçeleri 25 milyon TL’den 1 milyar TL’ye kadar değişiyor. Doğal olarak bütçeye göre akademinin görevi ve amacı da değişiyor. Bütçesi müsait olanlar bizim TÜBİTAK’ın yaptığı gibi bilimsel araştırmalara destek veriyor. Fransız akademisi gibi mütevazı bütçeli akademiler, toplumu bilim konusunda eğitmekle iştigal ediyorlar daha çok. Ama hemen hepsinin ortak bir amacı var: Devletin bilim politikasını yönlendirmek, devlete danışmanlık hizmeti vermek.
Hepsi özerk. Üyelerini kendi seçmeyen bir akademi bulamadım.
En hakiki mürşitin ilim olduğu sürekli tekrarlanan ülkemizde ise ilk bilim akademisi (TÜBA) Cumhuriyet’in ilanından 70 yıl sonra 1993’te kuruldu... Pek çok anlamda akademilerin görevini üstlenen ama hiçbir biçimde bir akademi gibi işlemeyen ve yönetilmeyen TÜBİTAK ise 1960’ta.
TÜBA’nın bütçesi 5 milyon lira civarında. Avrupa akademileriyle hiçbir biçimde boy ölçüşemeyecek bir bütçe.
Hükümet aldığı son kararla TÜBA üyelerinin üçte birinin bakanlar kurulu, üçte birinin de YÖK tarafından belirlenmesine karar verdi. Hiçbir koşulda doğru olamayacak tüyler ürpertici bir karar. Doğru bile olsa yanlıştır!
Hükümetin bu kararı kamuoyunda olmasa da, basının belli bir zümresinde tartışmalara yol açtı. Lehte ya da aleyhte bu konuda yazılmış yazıları bu sayıya topladık. Ancak 30 sayfaya indirebildik. Konu o kadar önemli ki, bir sayılık matematikten biraz feragat etmek zorunda kaldık. Arkamızdan, TÜBA özerkliğini kaybetti MD’den ses çıkmadı denmesin!

2011-IV
Daha çok şikayet gelecek diye bekliyordum doğrusu. Hatta galiba umuyordum! Her türlü hücuma karşı da bayağı hazırlanmıştım. En sıkıştığım yerde, “Bu editör de böyle, yapacak bişey yok” diyecektim!
Ne de olsa geçen sayımızda tam 30 sayfayı TÜBA konusuna ayırmıştık. Bir matematik dergisinde, üstelik bir soyut matematik dergisinde bu kadar çok siyasete yer verilir mi?
Sadece üç kişi MD’nin gereğinden fazla siyasete bulaştığından yakındı. Bunlardan biri de kendi adına değil, aynı fikirde olmayan ya da hiç fikri olmayan okurlar adına yakındı.
Siyasete bulaşmak benim de hiç hoşuma gitmiyor. Hele güncel siyasetin kıyısından köşesinden bile geçmek istemiyorum.
Önce çeşitli vesilelerle TÜBİTAK’a çattık.
Sonra üniversite sınavlarında ortaya çıkan şifre dolayısıyla ÖSYM’ye. Ardından TÜBA konusunda hükümete.
YÖK’e ve MEB’e de sataşıyoruz fırsat çıktıkça!
Yüzlerce gencin “ücretsiz eğitim” gibi masum sloganlar yüzünden örgüt suçlamasıyla tutuklu olarak yargılanmaları konusuna girmedik henüz!
Bir zamanlar moda bir deyişti, şimdilerde pek duymuyorum: “Siyasetle ilgilenmiyor musun? Merak etme, o seninle ilgileniyor.”
Ne yazık ki bilim de dahil olmak üzere hiçbir şey siyasetten muaf değil. Baksanıza TÜBA’yı hükümet eline geçirdi. Ne işleri vardı Bilimler Akademisi’nde? (Son duyumlara göre hükümet geri adım atıyormuş. Umarım öyledir.) Mesele siyasi görüş meselesi değil. Hangi hükümet olursa olsun, tepki aynı olmalı. TÜBA’nın kusurları bile tepkimizi değiştirmemeli. Çünkü olacak şey vardır, olmayacak şey vardır. Kabul edilir şey vardır, kabul edilmeyecek şey vardır. TÜBA üyelerinin doğrudan ya da dolaylı bir biçimde hükümet denetiminde olması kabul edilemez bir karardır. Nokta! Hükümette ve TÜBA’da kimler ve hangi ideoloji olursa olsun, TÜBA hangi günahları işlemişse işlesin...
Sanırım genel olarak genç olan okurlarımızın çoğu bunun ne derece kabul edilemez bir karar olduğunun farkında değil. Hatta galiba hükümet bile farkında değil. Türkiye’yi dünyaya rezil edecek nitelikte bir karar olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Filarmoni orkestrasını ya da millî takımı nasıl hükümet seçemezse, bilimler akademisinin üyelerini de hükümet seçemez. Biliyorum, bu benzetme komiklik olsun diye sık sık yapıldı medyada ama durum aynen böyle. Absürtlük bu seviyede. Diyesim şu ki bile isteye siyasete bulaşmıyoruz, siyasetçiler bilime bulaşıyorlar da ondan zorunlu olarak kendimizi korumaya çalışıyoruz, nefsi müdafaa yani. Konu eğitim, gençlik, bilim olduğunda, partizanlığa kaçmadan siyasete bulaşmamız kaçınılmaz. Başka türlüsü ne doğru olur ne de MD’ye yakışır.

2012-I
2002 Sonbaharı’nda bir gün, hayatımı, yaşantımı, amaçlarımı ve her şeyimi baştan aşağı değiştirecek bir telefon geldi.
Betül Tanbay’dı arayan. O zamanlar TMD’nin sade bir üyesiydi, bugün başkanı.
Ali, Yönetim Kurulu toplantısından arıyorum seni, diye söze girdi. Matematik Dünyası’nın sorumlusu olmak ister misin?
Hayatımın öyle bir dönemindeyim ki... Acil işlerimi bile yetiştiremediğim ve mutlaka yapmam gerekenleri ancak günde 24 saat ve hiç durmadan çalışarak ömrümün sonuna doğru –o da belki– bitirebileceğimi idrak ettiğim bir dönem...
Öte yandan öyle de bir öneri ki reddetmek mümkün değil! Binlerce gence seslenebileceğim, binlerce genci etkileyebileceğim bir fırsat gelmiş önüme, tepilir mi! Diğer acil işlerimi teptim! Ne yalan söyleyeyim, bu işi iyi yapacağıma da güveniyordum.
– Reddetmeye hakkım olduğunu düşünmüyorum, diye cevap verdim.
Bir süre sonra içime bir korku düştü. O zamanlar dernek başkanımız Tosun Terzioğlu’ydu. Etkili ve otoriter bir isim. Ya o yazı olmaz, bu böyle yazılmaz, ona öyle demezler diye her şeye karışırsa, beni denetlemeye kalkarsa... Hemen derginin eski sorumlusu Ünal Ufuktepe’yi arayıp Tosun Terzioğlu faktörünü sordum.
– Hiç ama hiç karışmaz, dedi.
Gerçekten de aynen Ufuktepe’nin söylediği gibi oldu, hiç karışmadı.
Bu anlattıklarım 2002’deydi. Şimdi yıl 2012. Aradan 10 yıl geçmiş.
İlk sayıyı hazırlamak için aylarca sabahlara kadar çalıştım. 72 sayfalık bir dergi tasarlamıştım. Sabaha karşı, artık çalışamaz hale gelince internetten matematikçilerin, matematik kulüplerinin adreslerini bulup, böyle böyle bir dergi çıkıyor, abone olun diye mesaj atıyordum. Abone sayısı 100’e ulaşmadı bile. Çok üzüldüm, bir iki defa ağlamaklı olduğumu anımsıyorum. Bunca çalışmanın sonucu böyle bir ilgisizlik beklemiyordum... Son bir mesaj daha attım: “şimdi abone olun, yoksa gelecekte dergiyi müzayedelerde ateş pahasına alacaksınız... Hatta yatırım amaçlı birkaç dergi birden alın...” Halkımız kendine güveneni sever diye düşünmüştüm ama fayda etmedi...
Abone yok ama dergi hazır. Dergi hazır ama dizgici yok. Dizgici buldum ama matbaa yok. Matbaa buldum ama dağıtıcı bulamadım. Dağıtıcı buldum ama uygun kargo şirketi bulamadım... Bunların her biri son derece ilginç ayrı bir maceradır. Emekliliğimde yazarım!
İlk sayıyı 4000 bastım. Satmaz ama, olsun, şanşeref olur... Bir haftada tükendi! 2000 daha bastım. O da kısa sürede tükendi. İkinci sayıyı 112 sayfaya çıkarıp 8000 bastım. Üçüncü sayı 11.000, sonra 15.000... Tirajımız giderek arttı. Şimdi 2003 sayılarından hiç kalmadı, hepsi tükendi... Diğerleri de tükenmek üzere. Söylemiştim!
Yazıişlerinde onuncu yılımda dizgicimiz Kadir Abbas’a, asistanımız Aslı Can Korkmaz’a, yaşamımın bu yeni safhasına adapte olan eşim Özlem Beyarslan’a, MD’nin önceki emekçilerine, fikir babalarına ve analarına ve dergiye emek ve destek (ve de reklam!) veren herkese hepimiz adına çok teşekkür ederim. Güveniniz için de siz okurlara da şahsen teşekkür ederim.

2012-II
1972 yazıydı galiba, bir arkadaşımla İstanbul’dan Datça’ya otostopla gitmeye karar verdik. Maksat macera olsun. Marmara bölgesini kolayca geçtik. Ama Ege bölgesinde araba yoktu! Geçen tek tük arabaları çocuklar taşlarlardı, öylesine yabancılardı arabaya... Yolculuğun çoğunu at arabalarında ve kağnılarda yaptık. Bir yerde güneşin alnında saatlerce beklediğimizi anımsıyorum. Hayvanlara acımış olacak köylüler, kağnı bile geçmiyor. Suyumuz da bitmiş. Çok susamışız. Yüz metre ilerde bir köy kahvesi... Gidip su istedik. Çeşme yok. Kahveci duvarın dibinde duran küpün kapağını kaldırdı, yamuk yumuk olmuş madenî bir kabı diğer eline aldı. Kabı daldırıp bize su verecek... Şöyle bir göz attım küpün içine. Suyun üstü simsiyahtı. Ne olduğunu hemen anlayamadım. Sinek... Suyun üstü sinekle kaplıydı! Küpün kapağı hep kapalı değilmiş demek. Sudan vazgeçip bir meşrubat istedik. Sadece Coca Cola varmış, üstelik güneşte kalmış Coca Cola... Çay kıvamında. Buzdolabı henüz yok ama Coca Cola var! Solculuk namına susuzluktan ölecek değiliz ya, mecburen içtik! Otostop yapmak üzere yola çıktık. Beş dakika sonra şekerli ve sıcak Coca Cola dilimizi damağımıza yapıştırmıştı, iki kelime edemiyorduk. Kahveye geri dönüp, madenî kabı küpün derinlerine daldırıp sineksiz tarafından kana kana su içtik...
Bu olanlar bundan sadece 40 yıl önce. Bir de bugünle karşılaştırın.
Gençliğimde, 60 ve 70’lerde yani, ülkemizde sosyal adalet zayıftı, işsizlik çoktu, okuryazarlık düşüktü, insanlar yoksuldu, çocuk ölümleri yüksekti, hastaneler yetersizdi, köylerde yol ve elektrik yoktu, telefon enderdi ve çalışmazdı, şehirlerde gün aşırı su akardı falan filan. Gerikalmıştık tabii. Bunu herkes biliyordu. Türkiye gerikalmış (kimilerine göre geri bıraktırılmış) bir ülkeydi. Her alanda geri kalmıştık. Ama ülke elbet zamanla kalkınacaktı. Siyasi görüşü ne olursa olsun, bundan kimsenin en ufak bir kuşkusu yoktu. Yollar düzelecek, fabrikalar kurulacak, köylere elektrik gelecek ve bütün bunlar iktidara hangi parti gelirse gelsin olacak... Açık açık dile getirmesek de hepimiz böyle düşünürdük, eminim bundan.
Haklı çıktık. Kalkındık. Kaçınılmazdı. Hatta birçok ülkeyi geçtik bile. Kişi başına millî gelirimiz bugün 10 bin doları aşmış durumda. Hükümetin hedefi Cumhuriyet’in 100’üncü yılında, yani 2023’te dünyanın ilk 10 ekonomisine girmekmiş. Ne güzel!
Her alanda ilerledik de eğitimde ilerleyemedik. Tam tersine diğer ülkelere göre geriledik. Her yıl Avrupa ülkeleri arasında ya sonuncuyuz ya da sondan ikinci.
İlk on ekonomiye girme planları yapılırken acaba eğitimde de en azından ilk 20’ye girme planları yapılıyor mu? Hiç sanmıyorum. Çünkü böyle bir hedef dile getirilmediği gibi icraat de hiç bu yönde değil. Siyasiler eğitim deyince beyin yıkama anlıyorlar. Belli ki bu anlayış hiç değişmiyor. Bu anlayışla bu amaca ulaşmak mümkün değildir. Bir mucize sonucu mümkün olsa bile, ekonomisi
güçlü ama eğitimi zayıf bir ülke komşuları ve dünya için ancak
bir tehlike arzedebilir.

2012-III
George Bernard Shaw’un meşhur sözüdür: “Pek az kişi yılda iki üç kez düşünür. Ben ise haftada bir iki kez düşünerek dünya çapında bir üne kavuştum!” Aaa ne güzel, biz de haftada birkaç kez düşünelim o zaman... diyesi geliyor insanın.
Çok çabalayıp da anlatamadığım zaman, çok çaresiz kaldığımda, bazen kendimi tutamayıp öğrencilere “düşünün” diyorum!
Sanki düşünmeyi ben çok iyi biliyormuşumu geçtim, sanki biri bana düşün dese, ne yapacağımı biliyormuşum gibi...
Birine kolunu kaldır deseniz, o kişi eğer isterse kolunu kaldırır.
Kolu yoksa bile kolunu kaldırması için ne yapması gerektiğini bilir ve kolunu kaldırmaya çalışabilir. Koş dersin koşar, yürü dersin yürür, dur dersin durur. En azından ne yapması gerektiğini bilir. Ama “düşün” denildiğinde kişinin ne yapması gerekiyor? Düşünmek ne kadar iradeyle ilgili?
Düşün dediğim öğrenci,
Düşünüyorum hocam! dese ki diyor bazen ne cevap vereceğim?
Hayır, düşünmüyorsun! Öyle mi düşünülür!
Ya nasıl düşünülür?
Bak işte böyle düşünülür...
Keşke bu senaryonun devamını getirebilsem. Zaten devamını getirebilsem kitabını yazardım. Okuyanlar da böylece sayemde düşünmeyi öğrenirlerdi!
Nasıl düşünüleceğini bilmesem de düşünmek için neler gerektiğini aşağı yukarı biliyorum.
Düşünmek için her şeyden önce kavramlara ihtiyaç vardır, tabii bir de bu kavramlar arasındaki ilişkilere. Kavram olmadan düşünülecek şey de olmaz zaten. Matematikte kavramlar ve aralarındaki ilişkiler simgelerle ifade edilir. Simgeler de düşünceyi kaydetmeye yarar. Böylece hafızanın yükü önemli miktarda azalır ve düşüncede daha derine inilir, derine inilmese de daha ileri gidilir. Düşünceyi kaydetmek, yani yazıya geçirmek, bir dereyi geçmek için su yatağına yerleştirilen taşlar gibidir, o taşlara basıp daha ileri gidilir. Hatta geri dönüp silgiyle taşları siler, daha sağlam taşlarla yepyeni bir güzergâh belirleyebiliriz.
Matematik dışındaki alanlarda simge dünyası o kadar gelişmemiştir. Gene de bildiğimiz harşerle düşünce kaydedilebilir. Formüllerin ifade gücünün yanına yaklaşamasa da bildiğimiz düzyazı da düşünceyi simgeyle kaydetmeye yarar.
Lise öğrencisiyken bir deneme yazacaktım. Her hafta yaptığımız bir şeydi deneme yazmak. O zamanlar tahrir denirdi. Konuyu unuttum şimdi ama “eğitim herkese lazım” filan gibi doğruluğu bariz olan oldukça sıkıcı bir konuydu. Geceli gündüzlü üç hafta uğraştım. Sonunu bağlayamıyor, istediğim sonuca bir türlü ulaşamıyordum, hep bir yerlerde bir eksiklik beliriyordu. Üç hafta sonunda bir şimşek çaktı beynimde, yanılıyormuşum meğer! Savunduğum tez yanlışmış!
Yazmak doğru düşünmeye yetmeyebilir. Ama yazmadan da doğru düşünülemez.